ankara tüp bebek
«    Nisan 2011    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
 
K.Adı:
Şifre:
www.tupbebektedavimerkezi.net » Arşiv- Nisan 2011 Yıl
Tarih: 19-04-2011, 20:02 | sıkça sorulan sorular5
- Eğer tedavi gebelik ile sonuçlanırsa, psikologun işi o noktada bitiyor mu, yoksa asıl iş ondan sonra mı başlıyor?
- Biz psikologların işi gebelik gerçekleşmezse de gerçekleşirse de sona ermiyor. Dileyen hastalarımıza ilerleyen gebelik dönemlerinde de psikolojik destek sunmaya devam ediyoruz. Örneğin, eğer gebelikte bir kayıp yaşarlarsa ya da iyi giden gebeliklerine rağmen kaygılarına engel olamazlarsa bizlere başvuruyorlar; doğumla ya da doğum sonrası ile ilgili yaşanan korku ve kaygılarda yine bizlere başvuruyorlar. Tedavinin en başında tanışıldığı ve güven ilişkisi kurulduğu zaman ilerleyen safhalarda ortaya çıkan sorunlara ve sıkıntılara müdahale etmek çok daha kolay oluyor ve bu da güzel sonuçlar veriyor. Gördüğünüz gibi eğer dilerlerse hastalarm bizden alabilecekleri destekler uzun dönemli...
- Bireysel seanslar kısa ya da uzun dönemli olabiliyor o zaman. Bir de bildiğim kadarı ile grup destek çalışmaları yapıyorsunuz?
- Evet, grup destek çalışmalarımız toplam beş hafta sürüyor ve ilk dört hafta boyunca haftada bir kez katılım gerekiyor. Bir grup çalışması yaklaşık 2 saat sürüyor. İlk dört hafta bittikten sonra üç hafta bekleniyor ve üçüncü haftada grup son kez buluşuyor. Grubun toplanmadığı dönemde yaşananlar, gelişmeler sorunlar paylaşılıyor. Böylece toplam 10 saat süren bir paylaşım ve destek çalışması yapılmış oluyor.
- Peki, bu grup destek çalışmalarında neyi amaçlıyorsunuz?
- İlk hedef, benzer problem yaşayan kadınları biraraya getirmek. Çünkü bu tedavi içerisindeki kişilerin zihninde en sık beliren düşünce "bu niye benim başıma geldi?" Yaşının geçgin olduğunu ve bu yüzden bu sorunu yaşadığını düşünen bir kadın, gruptaki 24 yaşmdaki genç kadın ile paylaşımda bulunduğunda rahatlıyor. Ya da bir tane hastam vardı ve kayınvalidesi ona "başını kapatmayı reddettiği için çocuk sahibi olamadığı ve olamayacağı" konusunda baskı yapıyordu. Bu fikre inanmamakla birlikte hastam yine de kayınvalidesinin sözlerinin biraz etkisinde kalmıştı. Sonra grupta başıbağlı olduğu halde çocuk sahibi olamayan bir kadmla karşılaştı ve bunu onunla konuştu. Hem başıbağlı olan katılımcı hem de diğer katılımcılar, kadını bu konuda rahatlattılar.Bir başka örnek, erkek faktörü (sperm sayısının ve hareketliliğinin azlığı) sebebi ile tedavi gören bir kadın hastam (Bayan S) ile ilgili. Bayan S'nin bireysel seanslarımız sırasında, ortaya koyduğu tek duygu, iki kez tüp bebek deneyip, henüz bebek sahibi olamadıkları için kendisi ve kocası adına çok üzüldüğü idi. Tedavi süreci boyunca kocası ile ilişkileri bozulmuş, iletişimleri azalmıştı. Bayan S grup çalışması içinde, kendi ile benzer durumda olan bir kadınla tanıştı. Bu kadın da eşindeki sperm sayısının azlığı yüzünden tüp bebek tedavisi görmekte idi. Ama Bayan S'den farklı olarak, eşine kızgınlık duyduğunu kendine ve gruba açık yüreklilik ile itiraf edebilmişti. Bu açıklamadan cesaret alan Bayan S, ilk kez eşine ne kadar kızgın olduğunu kendine itiraf etti ve üstelik bunu grup ortamında da paylaştı. Bu duygusunun katılımcılar tarafından anlaşıldığını ve eleştirilmediğini görmek onu çok rahatlattı ve aslında kızgınlığını belli etmemek adına bir süredir uzaklaşmış olduğu kocasına yakınlaşmaya başladı. İlişkilerindeki gerilim azaldı ve gergin sessizliğin yerini sözlü ifadeler almaya başladı. İşte buna benzer örnekler yaşıyoruz gruplarda. Her katılımcı mutlaka kendine yönelik bir şeyler yakalıyor ve eve "eli boş" giden kimse olmuyor!
A.F. kendi grup destek tecrübesini şu şekilde anlattı:
Orada ne olursan ol herkesin derdi aynı. Hissedebiliyorsun, o kişilerle gerçekten bütün samimiyetinle her şeyi paylaşabiliyorsun. Anlatmak istediğimizi kelimeleri söylemeden de anlatabiliyoruz birbirimize. Yani karşıdakinin konuşabiliyor ya da konuşamıyor olması önemli olmuyor.Orada toplumun içinde anlatabilmek güzel bir şey. insana rahatlık veriyor. Benim böyle bir sorunum var diyebilmek çok güzel. Ondan sonra arkadaşlarıma anlatırken çok daha güzel anlattım mesela. Normalde pek böyle anlatamıyordum, kelimeler birbirine giriyordu çok tutuluyordum.
Grubun bir diğer amacı da kişiyi tedavi sürecine hazırlamak. Burada tedaviyi, safhalarını, laboratuvar ortamını tanıtan medikal bilgiler veriyoruz. Bu bölümde grubumuza ya bir tüp bebek doktorunu ya da tedavinin can damarını oluşturan laboratuvar bölümünün sorumlusu embriyologu davet ediyoruz. Onlar bilgiler veriyor ve katılımcıların sorularını yanıtlıyor. Hastalar grubun bu aşamasında çok iyi hissediyorlar. Çünkü tedavi boyunca doktorlarına soramadıkları, internetten okusalar da tam kavrayamadıkları büyük-küçük bir sürü soruları oluyor ve sırf soruları için bir zaman dilimi ayrılmış olması, katılımcılara büyük bir rahatlık sağlıyor. Bu uygulamanın diğer bir avantajı, tüp bebek tedavisi ile hasta arasında ya da tedaviyi uygulayan merkez ile hasta arasında güven ilişkisini sağlamlaştırması.Grup destek çalışmasında "eşle ilişkiye" değinen bölümlerimiz oluyor: Tedavi sırasında eşle ilişki hangi aşamalardan geçer ve ilişkiyi sağlam kılmak ve hatta olduğundan daha da güçlü hale getirmek için neler yapabiliriz, sorusunu cevaplamaya çalışıyoruz. Herkes kendi durumunu paylaşıyor istediği ölçüde ve var olan durumu iyileştirici egzersizler ve uygulamalar yapıyoruz.Aynı şekilde tedavi sırasında çevreyle ilişkimizi nasıl düzenleyebileceğimize yönelik önerilerimiz ve uygulamalarımız oluyor.Bunun yanında bedenimizle nasıl ilgileneceğimizi anlatıyoruz. Çünkü bu dönemde beden normal rutininin dışına çıkıyor ve ona ilgi göstermek, destek vermek gerekiyor. Her şey sadece zihnimizden ya da herşey sadece bedenimizden ibaret değil. Her başarılı tedavi, ikisinin uyumlu birlikteliğini gerektiriyor.
- "Beden ve zihnin birlikteliği" dediniz. Bunu biraz daha açar mısınız?
- Her şeyin tasarımı aslında önce zihinde başlıyor ve sonra gerçek hayatta somutlaşıyor. Örneğin, öğretmen olmak isteyen bir kişi, kendini sınıfta öğrencileri ile hayal edebiliyorsa, yani bu vizyonu önce zihninde tasarlayabiliyorsa, gerçeğe dönüştürmesi daha kolay olacaktır. Başka örnekler de verebilirim. Araba kullanmadan önce araba kullandığını hayal eder insanlar ve hatta bunu rüyalarında görenler olur. İşyerinde müdür olmak isteyen bir kişi, bunu hayal ederken bulur kendini. Bunlar, gözlerimizi kapatıp, uzun dakikalar boyunca kurduğumuz hayaller olmak zorunda değildin Gün içinde, iş-güç sırasında bir anlık gözümüzün önüne gelen görüntüler ya da aklımıza gelen düşünceler de hayallerdir. İşyerindeki odamızın girişinde "müdür" yazdığını bir an olsun görmek / düşünmek gibi. Yani hayal, gerçeğin henüz maddeleşmemiş hali.Tüp bebek tedavisindeki kadınlara zamanı geldiğinde sorduğum sorulardan biri de bu hayallerle ilgili: Hayallerinde bir bebek var mı? Gözünün önüne hamile olduğun, kucağında bir bebek olduğu ya da annelikle ilgili herhangi bir görüntü geliyor mu? Yoksa hiç görüntü yok mu? Zihinde annelik ile ilgili bir tasarım var mı, yok mu? Tahmin edersiniz ki bazı kadınlar için zihinde bir tasarım gerçekleşmiyor. En azından ben soruyu ilk sorduğumda, bunun hiç olmadığını, bir bebek hayal edemediklerini, kendilerini hamile olarak göremediklerini söyleyen kadınlar oluyor. Tam tersini söyleyenler de oluyor tabii. Bu konu ile ilgili hayal kurmakta güçlük çekmeyen kadınlar da bir hayli fazla.Bu konunun hayalini kuramayan kadınları anlamaya çalıştığımda, bu hayalin önündeki engeli bulmaya çalışıyorum hep. Çünkü bu engellerin, tedavinin başarı yüzdesini belli bir oranda etkilemekte olduğunu biliyoruz. Bu sadece tüp bebek tedavisi için değil, her türlü tedavi için geçerli.Bu engeller bazen eşe duyulan kızgınlık ve evlilik ilişkisinin sağlamlığına inanmamak, bazen anne olmayı hak etmediğine inanmak, bazen kaybetme korkusunun çok yoğun olması gibi önemli meseleler olabiliyor. Hep vurguladığım gibi tek başına kadının doğurganlığına engel olmayan bu faktörler; bazı fizyolojik anomaliler ile birleşince, kısırlık problemini çözülmesi güç bir noktaya taşıyabiliyor.İşte tam bu noktada "nefese" ve "rahatlama tekniklerine" başvuruyorum ve itiraf etmeliyim ki kısa sürede sonuç alabiliyorum.
- Peki, size gelen kişiler psikoterapi seanslarından önce bu engellerin farkında olmuyorlar mı?
- Bilinç düzeyinde bir farkındalığa sahip olmuyorlar. Psikoterapinin temel amacı bu farkındalığı oluşturmaktır. Örneğin, tedavi içindeki kadın uykusuzluk şikâyeti ile başvurur. Burada problemin kendisi uykusuzluk gibi görünse de aslında uykusuzluk, var olan problemin sonucudur, yani semptomdur.Kişinin bu noktada farkında olduğu şey bir uykusuzluk problemi yaşadığıdır ama bunun altındaki nedenin farkında değildir. Bu yüzden, seans içinde uykusuna neyin engel olduğuna ya da neyin böldüğüne bakmak gerekin Bu nedenleri araştırmaya başladıkça, kişinin hayatını zora sokan bölümleri, yaşantıları, düşünce kalıplarını ve inanç sistemlerini anlama şansımız olur. Bunları anladıkça ve anlamlandırdıkça, kişinin kendi üzerindeki farkındalığı artar.
- Az önce "nefes" dediniz. Son zamanlarda çok duyar olduk. Sağlıklı ve doğru nefes alma teknikleri diye... Biraz da moda mı oldu acaba?
- Popüler hale getirildiğinin farkındayım. Aslında yüzyıllardır süregelen bir bilgi bu. Yani kimse doğru nefes alıp vermenin önemini yeni farkına varmadı. Sadece, bugünkü yaşam koşullarında yaşanan stres miktarı ve çeşitliliği çok yüksek noktalara ulaştığı için ve yaşam şeklimiz organik olandan inorganik olana kaymış olduğu için bu tip nefes ve rahatlama tekniklerine duyduğumuz ihtiyaç arttı.Organizmanın ihtiyacı neyse ve neredeyse, oraya yönelecektir ve demek ki rahatlamak ve gevşemek ihtiyacındayız ki nefes teknikleri popüler hale geldi. Gevşemeye ihtiyaç duyduğumuza, kimsenin itiraz edeceğini sanmam.Hepimizin bildiği gibi nefes insan yaşamında hayati bir rol oynan Dünyaya geldiğimizde ilk yaptığımız eylem nefes almak, dünyayı terk ederken son eylemimiz de nefes vermektir. Bu iki nokta arasında geçen döneme "yaşam" diyoruz. Ne yazık ki stres dolu günlük yaşamda nasıl nefes aldığımızın farkında bile olmuyoruz.
Nefesle ilgili önemli bilgileri şöyle özetleyebilirim:
- Ana enerji kaynağımız olan oksijeni nefes yoluyla sağlarız. Kendimizi fiziksel ve duygusal olarak iyi hissetmemizde nefesin rolü çok büyüktür.
- Vücudumuzdaki toksinlerin yüzde 80'i nefes yoluyla, kalanı da ter, idrar ve dışkı yoluyla atılır.
- Genelde akciğer kapasitemizin yüzde 30'unu kullanırız.
- Nefes, huzurlu ve sessiz olan iç dünyamızla aktif ve canlı olan dış dünyamızı birbirine bağlar.
- Nefesin zihin ve duygularla çok yakın ilgisi var. Duygular zihnimizin, düşüncelerimizin ürünleridir. Her duygunun nefeste bir ritmi vardır. Örneğin stresli ya da sinirliyken hızlı nefes alır veririz. Sakin ve mutluyken daha uzun ve derin.
- Doğru ve derin nefes alma, daha çok oksijen alma ve daha çok toksin atma anlamına gelir. Akciğer kapasitemizi artırır. Sonuç olarak daha zinde ve daha enerjik olmamızı sağlar.
Hani vücudumuz alarm durumuna (kaç ya da savaş ilkesi) geçtiğinde yaşanan bir dizi değişimden bahsetmiştik. Kan basıncımızın artması, nefes nefese kalmamız, ellerimizin ayaklarımızın buz kesmesi gibi... İşte nefes alışverişimizi düzenlediğimiz zaman, tüm bu sistem de düzene girecek, yani vücut dışarıda bir tehdit varmışçasına hareket etmeyecek ve daha sakin olduğu konuma geri dönebilecektir.Yani vücudumuzu stresli halinden sakin haline getirebilecek bir dizi reaksiyonu sadece nefesimizi düzenleyerek başlatabiliriz. Aslında ne kadar kolay ve ekonomik değil mi? Doğuştan beri yaptığımız ve her yerde yapabileceğimiz bir şey.Bu tip çalışmalardan yararlanmak isteyenlere nefes ve sağlıklı yaşam kurslarına gitmelerini, danıştıkları bir psikolog varsa, ondan nefes tekniklerini öğrenmelerini ya da hiçbirini yapmak mümkün olmuyorsa rahatlama teknikleri içeren CD'lerden alıp, yalnız kalabilecekleri rahat bir ortamda bu CD'yi dinlemelerini tavsiye ederim.
- Bu konuda pek çok teknik olduğunu biliyoruz. Kısaca bahseder misiniz bu tekniklerden?
- Aslında birçok yöntem var ve kişi kendisi için en uygun olanı deneme yanılma yöntemi ile bulabilir "Serbest" metotlar ve daha "yönlendirilmiş" metotlar vat Yönlendirilmiş olanlarda doğru nefes alıp-verme tekniği ile birlikte kişiye hayal kurdurtan telkinler (imgeleme) yapılıyor. Serbest metotlarda ise kişinin zihnindeki serbest çağrışımlara izin veriliyor ve sadece nefes üzerinde duruluyor.Nefes çalışmalarında "abdominal nefes" dediğimiz nefes alış-verişlerine odaklanıyoruz. Yani her nefes alıp verdiğimizde göğsümüzden çok karnımızın olduğu bölge inip kalkıyor. Normalde ne şekilde nefes aldığımızı sağ elimizi göğsümüze, sol elimizi de karnımıza yerleştirdiğimizde anlayabiliriz. Eğer göğsümüz, karnımızın olduğu bölgeye nazaran, daha çok inip-kalkıyorsa, o zaman abdominal nefes almıyoruzclur.Abdominal nefes için önce "burundan" kocaman bir nefes alınır ve nefes ta aşağıya gönderilerek karnımızın bir balon gibi şişmesi sağlanır. Daha sonra "ağızdan" nefes verilerek, bu balonun inmesine izin verilir. Diyelim ki bu nefesi öğrendiniz. Şimdi şunları önerebilirim:
- Evinizde en az 20 dakika boyunca yalnız kalabileceğiniz, rahatsız edilmeyeceğiniz, penceresi olan ve dışarıdan hava gelebilecek bir yer bulun ve buraya sırtınız dik ve bacaklarınız rahat eder konumda oturun (uzanmanızı tavsiye etmiyorum. Uykuya dalabilirsiniz. Ama amacınız uyumaksa, o zaman uzanmanızı tavsiye ederim).
- Hava soğuk olsa bile hafifçe pencereyi aralayın. Dışarıdan temiz hava gelmesi iyi olacaktır. Eğer soğuksa, üzerinize bir battaniye alabilirsiniz.
- Sonra iki kez normal nefes alıp verin.
- Şimdi de burnunuzdan derin bir nefes alın ve bu nefesle karnınızı şişirin (abdominal nefes), sonra ağzınızdan nefes verin.
- Abdominal nefesi beş kez tekrarlayın ve durup, normal nefese devam edin. Eğer bu noktada başınız dönüyorsa, endişelenmeyin, gayet normal. Normal nefes alışverişiniz sırasında baş dönmeniz de düzelecektir.
- Abdominal nefes alıp verirken dikkatinizi, nefesiniz üzerinde toplayın. Nefesinizin sesini dinleyin, içeriye doluşunu hissedin. Nefesle bir olun.
- Nefesi ağızdan verme esnasında sesli şekilde iç çekebilirsiniz, eğer isterseniz.
- Eğer dilerseniz burundan nefes alırken "huzur ve şifayı içime çekiyorum" ağızdan nefes verirken de "endişe ve gerilimi dışarı atıyorum" diye düşünebilirsiniz. Ya da ne söylemenin size iyi geleceğini hissediyorsanız, onu söyleyebilirsiniz. Rahatlamış ve iyi hissediyorsanız, sizin için doğru olan tekniği kullanmışsınız demektir.
- Bu çalışmayı normal ve abdominal nefesler ile birlikte 20 dakika boyunca yapabilirsiniz. 20 dakikanın sonunda birkaç dakika uzanmak ihtiyacı hissedeceksiniz. O yüzden ayağa kalkmak için acele etmeyin. Böyle sakin bir zaman diliminden sonra zihni ve bedeni hemen koşturmaca içine sokmak doğru olmaz. O yüzden arada birkaç dakikalık bir geçiş süresi tanıyın kendinize.
Bahsettiğimiz gibi tüp bebek tedavisinin birçok aşaması ve her aşamanın kendine ait sıkıntıları var ve eğer rahatlama ve nefes egzersizleri tedavinin çeşitli aşamalarına eşlik ederse, o zaman tedavi sürecinde yaşanan stres miktarı kontrol altında tutulmuş olacaktır.
- Daha önce bahsettiğiniz her bir sıkıntılı aşama için nefes egzersizi öneriyorsunuz anladığım kadarı ile, öyle mi?
- Evet. Yumurta toplama öncesi, transfer işlemi öncesi ya da kan testinin sonucunu bekleme aşamasında uygulayabilir hastalar bunu. Doktor kontrollerine sıklıkla gidilen, yumurta takibi aşamasında da öneririm. Aslında çift olarak da uygulayabilirler ve bir rutine bindirebilirler. Örneğin, sabah kalkınca ya da akşam yemek yemeden önce gibi... Bu egzersiz hem günlerinin rahat geçmesini sağlar, hem tedavi sürecindeki psikolojik yükü azaltır. Üstelik tedavinin, kadının ve erkeğin ekip olarak çalıştığı ve birbiriyle dayanışma içinde olduğu bir sürece dönüşmesini sağlar. Eşler arasındaki bağı eskisinden de daha kuvvetli yapar.
- Nefes çalışmasına yönlendirdiğiniz ve fayda sağlayan hastalarınız oldu mu?
- Evet oldu. Bana gelen hastaların bir kısmı direkt olarak nefes çalışmasının yardımı olup olmayacağını soruyor. Ben de bu durumda onlara nefesin ne şekilde faydalı olabileceğini anlatıyorum ve birlikte kısa bir nefes çalışması yapıyoruz. Bittikten sonra vücutlarında bir fark hissedip hissetmediklerini, rahatlama olup olmadığını soruyorum. Genelde belirgin bir rahatlama yaşıyorlar. Daha sonra onları, güvendiğim ve deneyerek faydasını gördüğüm nefes çalışmalarına yönlendiriyorum.Yönlendirdiğim hastalardan hep olumlu geri dönüşler aldım. Negatif sonuçlanan tedaviler sonrası yaşanan kaygı ve depresyon belirtilerinin belirgin şekilde azaldığına ve yaşama sevincinin büyük oranda geri döndüğüne tanık oldum. Tabii ki burada püf nokta, alınan kurs sonrasında nefes çalışmasına hergün 20-25 dakika ayırarak evde de devam etmek ve elde edilen faydanın devamlılığını sağlamak.Nefes çalışması bedeni ve zihni çok rahatlatıyor. Hasta ile yürüttüğümüz psikoterapi seanslarında da hızla ilerlememizi sağlıyor. Önerim her iki çalışmanın birarada yapılması. Çünkü ikisinin birbirine katkısı oluyor.
Tedavinin Sonucu ile Karşılaşma

- Artık on bir günlük bekleme süresi bitti ve kan testi ile sonuç alındı. Burada neler yaşanıyor?
- Eğer gebelik gerçekleşti ise çok büyük bir mutluluk yaşanıyor ve bu mutluluğa tedavi ekibi de katılıyor. Çift sevdiklerine telefonlar ederek, bu müjdeli haberi paylaşıyor. Hemşireler hangi ilaçlara devam edecekleri konusunda çifti bilgilendiriyor. Hasta on gün sonra doktor kontrolüne çağrılıyor ve ultrasonda kesenin oluşup oluşmadığına bakılıyor. Eğer oluşmamış ise o zaman "kimyasal gebelik" gerçekleştiği anlaşılıyor ve çift yoğun bir hayal kırıklığı ve kayıp duygusu yaşıyor. Kese görünürse, çift on gün sonra tekrardan çağrılıyor ve ultrasonda bebeğin kalp atışına bakılıyor. Eğer kalp atışı görünüyorsa her şey yolunda, gebelik devam ediyor anlamına geliyor. Eğer kalp atışı görünmez ise düşük gerçekleştiği anlaşılıyor.Yani tüp bebek tedavisi sonucunda kan testinde gebelik görünse de keseyi ve kalp atışını görmeden gebelikten emin olunmamak. Çünkü kayıpların, düşüklerin büyük bir yüzdesi bu dönemde gerçekleşiyor.Kimi zaman da tedavi, daha kan testine varmadan da sonlanabiliyor.
- Gebelik testinin sonucu ne şekilde öğreniliyor? Haberi alırken ya da verirken dikkat edilmesi gereken noktalar var mı?
- Bazı çiftler, gebelik testini, tüp bebek işleminin yapıldığı merkezde almak istiyorlar ve kanı burada veriyorlar. Bazı çiftler de evlerine yakın hastane ya da laboratuvarları seçiyorlar test için. Kimi çift, kanı verdikten sonra, sonucun çıkmasını orada kalarak bekliyor. Kimi çift de kanı verip, işine ya da evine gidiyor ve sonucu telefon ile öğrenmeyi tercih ediyor. Burada, çifte uygun ve kolay gelen yol hangisi ise onu tercih etmek önemli.Gebelik testi günü başka önemli bir gün ile çakışıyor ise (örneğin kadının iş yaşamındaki önemli bir toplantı ya da sunum; aile içinde nişan, düğün gibi) o zaman iki önemli telaşı biraraya getirmemek ve bir telaşı bitirdikten sonra diğerini yaşamak uygun olabilir Örneğin, önemli toplantı sona erdikten sonra gidip kan vermek gibi. Tabii ki bunlar mutlaka uyulması gereken kurallar değil, sadece öneriler. Kişi, beklemekte zorlanacağını düşünüyor ve beklemenin gününü negatif etkileyeceğine inanıyorsa, kan testi sonucunu almanın başka önemli bir olayla çakışmasını tolere edebilir.Olumlu sonucu vermek tüp bebek ekibinin en sevdiği işlerden biridir. Olumsuz bir sonuç bildirmek ise bizleri de zorluyor. Burada haberi veren kişinin net ve doğal olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Lafı uzatmadan ve dolandırmadan, "ama"lar ile süslemeden. Haberi verdikten sonra susmak ve hastaya bir boşluk ve aralık tanımak önemli. Yani hastanın tepki vermesine, duygusunu yaşamasına olanak tanımak. Birçok hasta bu noktada oradan bir an önce çıkmak, yalnız ve rahat olabileceği bir ortamda kendi duygusunu yaşamak ister. Buna saygı duymak ve izin vermek lazım. O sırada hastaya en kötü gelecek cümleler "üzülme," "üzülme yine denersiniz" türünden cümlelerdir. Bir kişi üzüntüsünü yaşamadan tekrar umut etmeye başlayamaz çünkü. Umut, hayal kırıklığının hissedilmesinin ardından gelebilir ancak. Hastaya, bu hayal kırıklığı hissini yaşama imkanı tanımak gerekir ki eğer istiyorsa yine umut etsin.
- Yani tedavinin sonucu ile karşılaşmak demek, mutlaka gebelik testi bölümüne ulaşıldı anlamına gelmiyor, öyle mi?
- Aynen dediğiniz gibi. Hatırlatmalıyım ki tüp bebek tedavisi temposu çok yüksek bir tedavi. Birçok aşaması olan ve her aşamanın önemli olduğu bir yolculuk ve geçilmesi gereken birçok basamak var. Çiftin tüp bebek tedavisine uygun olup-olmadığının araştırıldığı ilk testler (sperm sayısına, kalitesine, yumurta rezervine bakılan süreç), sonra yumurta takibi, yumurta toplama, embriyonun oluşması ve transfer edilecek şekilde bölünmesi ve en sonunda da gebelik testi. Çiftler bu aşamalardan herhangi birinde takıldıklarında, tedavinin sonucu ile karşılaşılmış oluyor. Yani tedavi başarısız olmuş oluyor ve sonlanıyor.
- Tedavi istenen şekilde sonlanmadığında neler yaşanıyor?
- Tedavinin başarısızlık ile sonlandığı nokta neresi olursa olsun, bir kayıp ve yas duygusu oluşuyor. Ancak toplumumuz fiziksel olarak var olmayanın (yani henüz doğmamış olanın) kaybı için yas tutmaya alışık olmadığından, çiftin kaybı anlaşılmıyor hatta önemsenmiyor ve çifte yas tutması için fırsat tanınmamış oluyor.Tedavi ekibi de böyle durumlarda umut verici olmayı yeğlediğinden bir sonraki tedaviye odaklanıyor ve çiftin başarısız olmuş denemesi ile ilgili duygularına eğilmiyorlar.Üst üste yaşanan başarısız tüp bebek denemeleri, eğer ortaya çıkan duygular gözardı edilerek ve hep bir sonraki tedaviye odaklı kalınarak ve sadece umut duygusu üzerine yoğunlaşarak yaşanır ise; yani tedavi içindeki kızgınlık, bıkkınlık, hayal kırıklığı gibi olumsuz duygular ve düşünceler ifade edilmeden kalır ise ifade edilmeyen tüm bu duygular bir zaman sonra şiddetli bir depresyona yol açabilir.
Eğer çift tedaviyi birçok kez denemiş ve çocuk sahibi olamamış ise ve bunun sonucunda artık tüp bebek tedavisini tamamen bırakmaya karar vermiş ise şu süreçler yaşanıyor:
- Tüm tıbbi prosedürler bırakılıyor.
- Kendi çocuğunu doğurma isteğinden vazgeçiliyor ve bu kaybın yaşattığı yas sürecine giriliyor.
- Ya evlat edinme sürecine ya da çocuksuz bir yaşam fikrine-deneyimine odaklanılıyor.
Hangi seçenek seçilirse seçilsin, ister evlat edinme ister çocuksuz yaşam, kayıp ve yasını yaşayabilen ve bunu tamamlayabilen çiftler daha rahat bir şekilde yollarına devam ediyorlar.
- Peki, diyelim ki gebelik ve doğum yıllar sonra gerçekleşti. O zaman nasıl bir psikolojik süreç aşılmış oluyor?
- Eğer gebelik ve doğum birçok deneme sonrasında gerçekleşmiş ise annenin embriyo ile bağ kurması zor olabilir. Hatta doğumdan sonra da hemen gerçekleşmeyebilir. Çünkü anne, istediği şekilde sonuçlanamayan tedaviler boyunca sürekli deneyimlediği kayıp ve hüzün hissine alışmıştır. Gebelik gerçekleştiğinde sevinse bile, yeniden bebeğini kaybetme ihtimali onu çok tedirgin eder ve bu yüzden, bebeği olacağı fikrine fazla kaptırmayarak, kendini duygusal anlamda korumaya çalışır. Bir düşük gerçekleşirse kendine "nasıl olsa bağlanmamıştım" diyebilmek için.Bu durum bazen doğum sonrasındaki dönemde de bir süre devam edebilir. Örneğin üst üste yapılan denemelerde gebe kalmamış ama 42 yaşındaki "artık bu son" dediği denemesinde tek embriyo ile gebe kalan bir hastamız, doğum yaptıktan sonraki günlerde, bebeğine bakıp bakıp ağlıyor, gerçek olduğuna inanamıyor ve her an kaybedebileceği endişesi yaşıyordu.Anne, bebeğinin sağlıklı olduğuna inandığı ve lohusalık dönemini atlattığı ilk iki aydan sonra daha güvenli bir bağ kurmaya izin veriyor kendine. Artık bebeğini kaybetmeyeceğine ikna olduğu zaman.Eğer doğumdan sonraki ilk iki aydan sonra da (lohusalık dönemi sonrası) anne, bebek ile bağ kuramıyorsa, o zaman doğum sonrası depresyondan şüphelenmek ve anneyi mutlaka bir psikologa yönlendirmek gerekiyor.
- Gebe kalan kadının kaygısı çok anlaşılır. Tedavi başarılı olsa bile bebeğini dünyaya getiremeyeceğini düşünmeye başlıyor kadın. Çok zor bir psikolojik süreç olmalı. Neler söyleyebilirsiniz bu konuda?
- Normal yolla elde edilen gebeliklerde yaşanan ilk hafta düşüklerinde çift böyle bir olayı yaşadığını dahi fark etmeyebilir. Ama kısırlık tedavisi gören bir çiftte yumurta takibi, embriyo oluşumu ve implantasyon süreci sıkı bir şekilde izlendiği için kadın gebe olduğunu daha ilk günden bilir. Bu yüzden bir düşük gerçekleştiğinde, çift bunun hemen farkına varır. Gebelik zaten zor elde edildiği için kısırlık tedavisi ile oluşan gebeliklerde meydana gelen düşüklerin yarattığı acı ve hüzün daha fazla olacaktır.Bir de bazı hastanelerde düşük nedeniyle kürtaj olan kadınları yenidoğan katına alıyorlar ve yeni anne olmuş kadınlarla yan yana odalarda kalmalarına izin vermiş oluyorlar. Bu durum, onların acılarını çok daha derin yaşamalarına sebep oluyor. Hastanelerin bu tip uygulamalara dikkat etmesi, hassasiyet göstermesi gerekiyor.
- Yaşanan düşükler erkek ve kadın tarafından aynı şekilde mi karşılanıyor?
- Farklı şekillerde yaşanabilir. Eşlerin yas tutma süreleri birbirinden farklı olabilir. Örneğin, eşlerden biri yas tutmak için zaman ayırmak isterken, bir diğeri kendini meşgul tutmayı ve tedaviye devam etmeyi isteyebilir. Ya da mesela, erkek biraz ara vermek isterken, kadın yumurtaları yaşlandığı için zaman kaybetmek istemez. Böyle zamanlama farklılıkları yaşanabiliyor çiftler arasında. Farklılık yaşanabilecek bir başka konu da bütçe konusu. Eşlerden biri için bir-iki olumsuz denemeden soma maddi öncelik bir ev, araba satın almak olabilirken, diğer eş için tedavi parasını her şeyin önünde tutmak olabilir.
- Yas tutmanın gerekliliği ve önemi üzerinde duruyorsunuz. Fakat bazı insanlar için örneğin, duygularına bakmak istemeyen insanlar için zor olmalı bu "yas tutma" hali. Bu durumda ne önerirsiniz?
- Aslında yas tutmanın tek bir yolu yok. Hatta inançlara göre bile değişkenlik gösterebiliyor. Bazı inançlarda ölen kişinin ardından bir ziyafet verilirken, bizim inancımızda dua okutulur, eğlenceden belli bir süre uzak durulur. Bu durumlarda kırk gün boyunca televizyon dahi seyretmeyen kişiler vardır. Biz bunlara "ritüel" diyoruz. Bu ritüellerin amacı, kendimizi kayıp yaşadığımız konusunda bir farkındalık düzeyine çekmek ve kaybı kabul ederek, yaşamımıza yeni hali ile devam edebilmektir.İnancımız ve içimizden neyin geldiği önemli yas tutarken. Eğer kendimize uygun bir ritüel bulursak, bu ritüel, yas tutma sürecini tetikliyor ve duyguların farkına varılmasını, kabul edilmesini kolaylaştırıyor. Yaşanan yas, kendi döngüsünü tamamlayabiliyor ve bir kapanış yapma şansı doğuyor.Bu aşamada ilk önerim çiftin bu ritüeli beraber gerçekleştirmesi olacak. Örneğin, kaybedilen bebeğe ayrı ayrı ya da ortak bir mektup yazılabilir ve bu mektuplar daha sonra güvendikleri yakın bir arkadaşlarına, onlar adına saklaması için verilir ya da suya atılarak veda edilir.Aynı şekilde bebek için alınmış bir eşya varsa, o da çiftin uygun gördüğü şekilde veda edilerek, bir arkadaşa saklaması için verilir ve bu eşya ile vedalaşarak, kayıp ve yas dönemi başlatılır.Erkek ya da kadın bunu yapmayı kesinlikle reddederse, yapmak isteyen taraf, tek başına yapabilir bu ritüeli. Yaparken duyguların çok yoğun yaşandığı ama sonrasındaki dönemi rahatlatacak bir yoldur bu. Nasıl hissedeceğinden korkan kişiler ya da bu deneyimle başa çıkamamak konusunda endişe yaşayan kişiler^ psikologları ile yaptıkları seansta bu ritüeli gerçekleştirebilirler.
- Çiftlerin birlikte yas tutmasının önemli olduğunu söylemiştiniz. Neden önemli acıyı birlikte hissetmek?
- Eşler, diğer eşe belli etmeden hüzün duygularını, kayıp ve yaslarını yaşamayı tercih ediyorlar. Oysa çiftin, birlikte yas tutması çok daha önemli ve etkili. Aslında çiftin ortak duyguyu paylaşması, onları yakınlaştırır ve var olan duruma karşı birlikte ve daha güçlü durdukları hissini yaşatır.Eğer eşlerden biri tüm yası üstlenen tarafsa (eşini korumak için ya da eşi, kendi duygularına sahip çıkmadığı için) diğer eş yas tutma fırsatından mahrum edilmiş olun O yüzden eşlerin kendi duygularına sahip çıkması, bütün hüzün ve yası tek bir tarafın omuzlarına yüklememesi, eşlerin hem bireysel sağlıklılığı açısından hem de çiftin ilişkisi açısından önemlidir.
Yani altın kural: Ortada bir kayıp ve yas sözkonusu ise, bunu çift olarak yaşayın! Kadın yasın kendine ait kısmını, erkek de kendine ait kısmını yaşasın. Erkek sağlam durursa, bu kadının daha az üzüleceği anlamına gelmez. Tam tersi, yaşanacak tüm hüznü kadın üstlenmiş olur. O yüzden herkes kendine düşen payı alır ve yaşarsa, o zaman bu yas süreci tamamlanabilir ve bir kapanış yaşanabilir. Yeni bir döneme yeni duygularla geçilebilir.
- Çiftler bu zorlu ve sabır gerektiren tedaviyi tamamen bırakmaya hazır olduklarını nasıl anlayabilirler?
- Çiftler isteksizlik yaşamaya başladıklarında tedaviye daha az uyum gösteriyorlar; doktor randevularını kaçırabiliyor, ilaçlarını almayı ya da zamanında almayı unutuyorlar. Daha önce can acıtmayan iğneler, can acıtır hale geliyor ya da. Tüm bunlar tedaviden bıkkınlığın ve motivasyon azlığının işareti.
- Çift doktora ya da tedavi ekibine daha fazla kızgınlık ile yaklaşabilir.
- Çift birbirinden uzaklaşabilir ya da çatışmalar ciddi boyutta artabilir.
- Çift biyolojik yolla bebek sahibi olma alternatifi dışındaki seçeneklere daha fazla göz atmaya başlar.
- İkincil infertilitede çift, var olan çocuğu ihmal etmekle ilgili duyguları daha fazla yaşar.
- Bunlar yaşanır-yaşanmaz son verilebiliyor mu tedaviye?
- Yukarıda sıralanan faktörlere rağmen çiftin net karar vermesi yine de zaman alır. Eğer çift elinden gelenin en iyisini yapmış olduğuna inanıyor ise bu kararı vermek daha kolay olacaktır.Bazen çiftler bir ara vermek isterler ve bu sürede eski sosyal yaşamlarına, kariyer hedeflerine geri dönerler. Bir süre böyle devam eden çift, tedaviye geri dönme kararı alabilir. Çünkü biraz daha güçlenmiş ve moral kazanmıştır. Bazı çiftler ise bu noktadan sonra tedavinin yükü altına girmek istemez ve böylece tüp bebek tedavisi sürecini toptan sonlandırırlar. Hangi yolun seçileceği çifte bağlı bir karardır. Doğrusu-yanlışı yoktur; çifte uygun gelen ve gelmeyen karar vardır.
- Tedavi tamamen sonlandığında yoğun duygular yaşanıyor olmalı. Bu süreçten bahseder misiniz?
- Evet birçok kayıp ile yüzleşiliyor aynı anda:
- Eşle birlikte meydana getirilmiş, genetik bağı olan çocuğun kaybı.
- Doğum yapma yaşının-döneminin kaybı.
- Çocuk-merkezli yaşam şeklinin kaybı ya da çocukmerkezli yaşayan çevreden soyutlanmış hissetmek.
- Geçmiş ile geleceği bağlayan genetik devamlılığın kaybı.
- Kontrol kaybı: hayatımızın bizim kontrolümüzde olması hissinin kaybı.
Burada vurgulamam lazım ki hüzün duygusu hem evlat edinme yolunu seçenlerde hem de çocuksuz yaşama yolunu seçenlerde en azından zaman zaman ortaya çıkacaktır. Çocuksuz yola devam etme kararı alan çiftler için "bizi şimdi ne birarada tutacak" sorusu ön plana çıkar. Evlat edinen çift için ise etraftan gelen "hamile olduğunu fark etmemiştim" ya da "çocuğunuz kime benziyor?" gibi yorumlar çiftin hüzün duygusunu tetikleyecek zaman zaman.Eğer çift tedaviyi sonlandırma aşamasında birlikte hareket edebilir ve bu dönemin hüzünlü olacağını bilerek, baştan kabul ederek, birbirine destek olursa, bundan sonraki dönemleri rahat bir şekilde geçirebilirler.
- "Tedaviden artık tamamen umut kesildiğinde iki yol kalıyor" dediniz. Biri evlat edinme, diğeri de çocuksuz yaşamı seçme yolu. Peki, evlat edinen çift bu kararı nasıl veriyor?
- Evlat edinme kararı veren çiftlerde, yıllar içerisinde, gebelik, doğum, emzirme gibi hayaller, bir çocuğa aile olmak hayalinin arkasında kalmaya başlamıştır; yani çiftin beklentisi ve önceliği değiştiği için evlat edinme kararma yönelme imkanı bulmuşlardır. Geçmişte evlat edinme ile ilgili olumsuz örneklere daha çok kulak verirken, şimdi olumlu örneklere kulak verir çift.Tedavinin hayal kırıklığı-umut döngüsünde başıdönmüş olan çift için "bizden olmasa da bir çocuğa anne-babalık yapmak istiyoruz" düşüncesine kavuşmak son derece rahatlatıcı oluyor. Çift kendine bir çıkış yolu bulmuş oluyor.Burada dikkat edilmesi gereken durum şudur: Evlat
edinme ile birlikte çift, yaşanmış olan tüm hüznün artık biteceği düşüncesine kapılır ama bu his yanıltıcıdır. Gelen çocuk elbette ki tamir edici ve yaraları sarıcı olabilir ama aynı zamanda çiftin doğal yolla ve kendi genlerinden olan bir çocuğa sahip olmadığı gerçeğini değiştirmez. Evlat edinilen çocuğa baştan böyle bir misyon yüklemek de doğru olmaz. Yaşanacak hüzün, bu kararm getirdiği rahatlama ve sevinç kadar gerçekçi ve sağlıklıdır.Bu süreçte çifti düşündüren, evlat edindikleri çocuğa bağlanamama ya da onu sevememe endişesidir. Eşler bunu birbirlerine dile getirmekten kaçınabilirler. Ama her evlat edinen çift yaşar bunu; hem kadınlar hem de erkekler.
- Çocuksuz yaşamı seçmek kararı da zor bir karar; bu nasıl veriliyor?
- Bu seçimi yapan çiftler böyle bir yolu tercih ettiklerini açıklamaktan sıkıntı duyabiliyorlar. Özellikle de bu seçimle mutlu iseler. Bazen toplum, bu çiftleri bencillik ile yargılayabiliyor ve çiftlerin suçluluk yaşamasına sebep veriyor bu yargılar.Çocuk sahibi olmaya duygusal yatırım yapmayan çiftler, çocuksuz yaşamaya, tedavinin ilk olumsuz denemelerinde, fazla çatışma yaşamadan karar veriyor ve yaşamlarını bu şekilde yönlendiriyorlar. Bazen de çiftler uzun denemelerden sonra ellerinden gelen her şeyi yaptıklarına inanıyorlar ve daha fazla devam etmeme ve çocuksuz yaşam tercihinde oluyorlar. Bu seçimlerin hiçbiri çelişkisiz olmuyor tabii ki. Örneğin evlat edinen her çift, çocuğa bağlanıp bağlanamayacağını sorguluyor ve bu konuda endişe yaşıyor. Aynı şekilde çocuksuz devam eden çift de geleceğinin nasıl olacağını, yalnız kalıp kalmayacaklarını düşünüyor. Her iki seçimde de kaygı hissettiren noktalar var. Bu seçimleri yaparken, çiftlerin kendi kaygılarının farkında olmaları ve eşleri ile bunları açıkça konuşmaları önemli. Eşler, verdikleri karar ile ilgili kuşkuların diğer eş tarafından bilinmesini istemeyebiliyor. Eşlerini üzmemek, onları daha da çelişkide bırakmamak ve ilişkiyi net olmayan bir durumun içinde daha fazla tutmamak adına duygu ve düşünceler gizlenebiliyor. Halbuki, bunlar açıklık ile konuşulursa, gerilim yaratan noktalar için çözüm ya da başa çıkma imkanı doğmuş oluyor. Bu kararlarda kadının yaklaşımı ile erkeğin yaklaşımı da farklı olabiliyor. Annelik, babalıktan daha vurgulu yaşanıyor toplumumuzda. Yani örneğin erkekler, yolun yarısında yaşamlarını gözden geçirdiklerinde başarıyı ölçmek için kariyerlerine, kazançlarına bakarken, kadınlar "annelik" olgusuna da bakıyorlar. Anne olabildiler mi, iyi bir iş kadını olmanın yanı sıra? Ya da özellikle kadın ev hanımı olarak yaşamını sürdürdüğünde, anne olmak kendini tanımlayabileceği en önemli sıfat oluyor. O yüzden de erkeğin baba olmaya bakışı ile kadının anne olmaya bakışı arasında genelde bir yoğunluk farkı var ve bu fark, tedaviyi sonlandırma kararını almada da kendini gösteriyor. Kadınlar çocuksuz yaşama uyum sağlamakta erkeklerden biraz daha fazla zorlanabiliyorlar (Tabii ki bu genellemeye uymayacak birçok çift olduğunu da kabul ediyorum. Erkeğin, baba olmak üzerinde kadına göre daha çok yoğunlaştığı çiftler ya da çocuksuz yaşam kararı almada kadınla erkeğin eşit düzeyde zorlandığı çiftler gibi).Çocuksuz yaşamı seçme kararım vermek üzere olan çiftler psikologa geldikleri zaman, bu kararlarını enine boyuna düşünmelerini sağlacak sorular sorarız. Burada amacımız çiftin kararını değiştirmek değil, ister evlat edinme yolu seçilmiş olsun, ister çocuksuz yaşam yolu seçilmiş olsun, çiftin bu kararın sonuçlarını enine boyuna düşünmelerini sağlayarak, kendilerine en uygun düşen seçimi yapmalarına yardımcı olmaktır. Böylece yaptıkları seçimle yaşamaya daha hazırlıklı olabilirler.
Örneğin, çocuksuz yaşamı seçmekte olan bir çifte şu soruları yöneltebiliriz:
- Sizce bu kararın olumlu ve olumsuz yansımaları neler olabilir?
- Aranızdan kim daha yakın bu karara?
- Sizce bu seçim ilişkinizi etkiler mi? Ne yönde?
- Çevreniz-aileniz nasıl karşılar?
- Bu kararla neyi kaçırıyor ve neyi yakalıyor oluyorsunuz?
gibi....
- Tedavinin sonlanması ve çiftin hayatına ne yönde devam edeceği kararının verilmesinden sonra çifti neler bekler?
- Aslında tedavi boyunca bir ekip çalışması çıkartabilmeyi becermiş olan çiftler, birbirlerine çok daha bağlanırlar ve ilişkilerinde çok daha tatmin yaşadıkları bir olgunlaşma dönemine geçerler. Karşılarına çıkabilecek diğer problemlere karşı çok daha donanımlı ve çözüm odaklı olurlar.Fakat tedavi çocuksuz sonuçlandığında, çiftin seçimi ister evlat edinmek, ister çocuksuz devam etmek olsun, sevdiğimiz birinin kaybının arkasından duyduğumuz duyguları duymak kaçınılmazdır. İlk başta hissettiğimiz yoğun duygular bir süre sonra azalmaya başlasa da hiçbir zaman tam yok olmaz. Zaman zaman hatırlatıcı olaylar ile yine suyüzüne çıkar ama bu hüzne rağmen yaşamaya, yeni hedefler bulmaya, yaşam içinde yine de anlam bulmaya devam ederiz. Sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman da bu böyle olmaz mı? Anne-babasını kaybetmiş olan herkes, önce bu acıya dayanamayacağını düşünür. Bu noktada ölmeyi dileyen kimseler bile olabilin Ama yaşamın içinde doğal bir şifa, iyileşme ve yenilenme mekanizması var. Yaralandığında iyileşen derimiz gibi ruhumuzda açılan tüm yaralar da zaman içinde iyileşmeye başlıyor, eğer biz buna izin verirsek. Dayanılmaz dediğimiz acılar, kayıplar, yaslar bir süre sonra ilk etkisini kaybetmeye başlıyor; belki tamamen yok olmuyorlar. O acıları sıklıkla anıyoruz, hatırlıyoruz ya da hatırlatılıyoruz. Sadece ilk zamanki yakıcılığı, katlanılmaz hali ortadan kalkıyor. Biz, durumu ve kaybı kabullendikçe, normal düzenimizin bir parçası oluyor bu deneyim ve bizi eskisi kadar rahatsız edemiyor.Tedaviyi sonlandıran çiftler bu durumun farkında olurlarsa, yani hüzün duygusunun tamamen ve sonsuza kadar yok olmayacağım, zaman zaman etkisini göstereceğini ama yoğunluğunun her zaman çok yüksek olmayacağını baştan kabul ederlerse, bu anlarla baş etmek daha kolaylaşır.
1 | [2 | 3 | 4 | 5
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 387
Tarih: 18-04-2011, 17:42 | sıkça sorulan sorular4
- Doktor ile yapılan görüşmelerde dikkat edilmesi gereken durumlar var mı?
- Her ilişkide olduğu gibi hasta-doktor ilişkisinde de sınırlar çok önemli. Çiftin, doktoru seçtikten sonra onun uzmanlığına tam olarak güvenmesi ve kafasına takılanları, anlamadıklarını ve merak ettiklerini kulaktan dolma bilgiler ile değil, doktora sorarak öğrenmeye çalışması önemli. Bazen hastaların soracak çok fazla sorusu oluyor ve doktorların o kadar fazla zamanları olmuyor. Sonuçta onların da gün içinde oradan oraya koştuklarını, telefonlarının sık sık hastalan tarafından çaldırıldığını biliyoruz. O yüzden hastalara tavsiyem randevuya gelmeden önce sorularını düşünmeleri ve bir öncelik sırası yapmaları. Her şeyi sormaya vakitleri olmayabilir ama en azından onlar için en önemlilerini sormuş olurlar. Diğer tavsiyem, doktor muayenesine kadının mümkün olduğunca yalnız gitmemesi ve yanına eşi, akrabası ya da güvendiği bir arkadaşını alması. Bu görüşmelere girmeden önce kadınlar kaygı ya da heyecan gibi duygular yaşayabildiklerinden, doktorun dediklerine dikkat etme ve anlama kapasiteleri düşebilir.Eğer görüşmeye iki kişi girerse bu sayede doktorun dediği her şeyi iki kişi dinlemiş olur ve bir kişi anlamaz ya da hatırlamaz ise diğer kişinin hatırlama ihtimali olur.Tüp bebek tedavisindeki hasta-doktor ilişkisinde bir diğer hassas nokta, ilişkinin "üçgen" yapısı ile ilgilidir. Karı-koca-doktor üçgeninde, bazen eşlerden biri kendini dışarıda kalmış ve diğer eşi doktor ile çok yakınlaşmış hissedebilir. Bu durumla baş etmenin en iyi yollarından biri, erkek ve kadınm doktor randevularına mümkün olduğunca birlikte gitmesi ve kısırlık tedavisi içerisinde ortaya çıkan sıkıntıları (doktor ile ilişkiler dahil) birbirleri ile konuşmaya açık olmalarıdır.
- Peki hasta, doktoru ile uyumlu olduğunu nasıl anlayacak?
- Hastanın, muayeneye girerken yaşadığı kaygı doktorunun ona karşı davranışları ve tepkisi ile ilgili değil, tedavinin kendisi ile ilgili ise hasta; sorularını rahat bir şekilde sorabiliyor ve onu tatmin eden cevapları alıyorsa (yani soruları görmezden gelinmiyor ya da soruları karşısında ters tepkiler almıyorsa); doktorunun yaptığı açıklamaları anlamadığında bunu rahatça ifade edebileceğini hissediyorsa; tedaviye ait kaygılarını doktoru ile paylaşabilecek güven ilişkisi kuruldu ise hasta-doktor arasında uyumlu bir ilişki oluştuğunu söyleyebiliriz.Tüp bebek tedavisinde çiftlerin doğal olarak birçok kaygısı ve karmaşık duygusu olabiliyor Bu duyguların en çok yansıtıldığı kişi de doktorlar oluyor. Kimi zaman doktorlar, yoğun iş tempolarından dolayı, tedavinin fiziksel kısmı ile ilgilenip, duygusal kısmını görmezden gelme eğiliminde olabiliyorlar. Tabii ki bir kadın doğum doktorunun görevi bir psikolog gibi hastanın duygusal süreçlerine eğilmek değil. Sadece hastanın kaygılarını duyması, anlaması ve gerekiyorsa servisteki psikologa yönlendirmesi hasta için yeterli olacaktır.Bazen de hastaların bu konudaki beklentileri çok yüksek oluyor. Yani doktorlarının her şartta onları rahatlatmasını bekliyor olabiliyorlar. Duymak istediklerini söyletmeye çalışıyorlar. Oysa tüp bebek tedavisi uygulayan bir doktorun en önemli sorumluluğu, hastayı var olan durumdan haberdar etmek, durumun ne olduğunu, bu durumda neler yapılabileceğini, tedavinin sonucunda neler beklenebileceğini hastaya açık açık anlatmak. Hastalar, duydukları karşısında hayal kırıklığına uğrayabiliyor ve görüşmeden doktor ile ilgili olumsuz hislerle ayrılabiliyorlar: Oysa doktorun birincil sorumluluğu hastanın var olan durumunu hastaya anlatması. Ancak gerçekler ile hareket edildiğinde var olan durumla baş etmek mümkün oluyor. Kafamızı kuma gömersek, çözüm alternatiflerinin farkına varma ve uygulama fırsatımız olmaz.
- Peki, doktor tarafından baktığımız zaman, bu süreçte o neler yaştyor sizce?
- Birçok hastanın da ifade ettiği gibi bu tedavi içinde hasta kendini doktoruna teslim eder. Hatta bazen hastalar, doktoru idolleştirir ve tedavilerini mutlak şekilde kabul ederek, hiçbir sorgulamaya girmez ve doktor karşısında aşırı pasif bir konuma geçer. Kendi otonomisini ve kendi gücünü doktora teslim etmiş olur böylece. Bunu yapmak için de kızgınlık, kaygı, üzüntü, hayal kırıklığı gibi negatif duyguları içinde tutmak zorunda hisseder hasta. Eğer tedavi sonunda gebelik gerçekleşmez ise bu sefer negatif duygular şiddetli şekilde ortaya çıkacaktır. Çünkü doktoruna son derece "itaat etmiş" ve buna rağmen istediğini alamamış olan hasta kızgın ve aldatılmış hissedecektir. Tüp bebek tedavisi yapan doktorların karşılaştıkları can sıkıcı durumlardan biridir bu: Tedavi boyunca hasta hiç duygu çıkarmaz ve tedavi negatif sonuçlanınca doktora "bizimle yeterince ilgilenmedin", "bize gerçekleri söylemedin" ve hatta "aldattın bizi, kandırdın" gibi uç noktalara varan şikayetler ve şiddetli duygular ile dönerler.Bu duruma baştan engel olmanın yolu, hastanın kendi tedavisinde aktif rol almasıdır. Her hastanın kendi tedavisi ile ilgili seçeneklerini bilme ve bu seçenekleri doktoru ile birlikte değerlendirme hakkı vardın Doktoru "her zaman her hasta için en doğru kararı veren kişi" olarak görüp, hastanın her kararı ona bırakması, ne hastayı ne de doktoru korur.
- Hasta kendi tedavisinde nasıl aktif bir rol alabilir?
- Bilgi edinerek ve edindiği bilgiler doğrultusunda kendine uygun seçimi yaparak. Tüp bebek tedavisinde doktorunun kendine tanıdığı şansı bilmek, tedavinin aşamaları, ne kadar süreceği, maliyetinin ne kadar olduğu ve tedavinin yan etkileri hakkmda sorular sormak ve aldığı cevaplar tatmin edene kadar araştırmak ve ondan sonra tedaviye, doktora ve tedavinin zamanlamasına yönelik kararlar vermek, hastayı tedavi içinde aktif yapar.Bu durumda hasta sadece, doktorunun önerdiği tedaviyi anlamadan uygulayan kişi değil, doktoru ile uzlaşarak ve onunla fikir birliği içinde hareket eden ve kendi tedavisinde söz hakkı olan kişidir.
- Tüp bebek tedavisi için karar aşamasında olan kişiler biliyoruz ki büyük bir bilgi açlığı yaşıyor. Bu konuda nerelerden bilgi ediniyorlar?
- Karar aşamasındaki kişilerin çoğu gerçekten de büyük bir bilgi açlığı duyuyor. Belki hiçbir konuda yapmadıkları kadar çok araştırma yaptıklarına tanıklık ediyorum. Öncelikle kendi teşhislerine ve durumlarına yönelik konuları araştırıyorlar: "Bu teşhis ne anlama geliyor, ne sıklıkta rastlanıyor ve en önemlisi de tedavisi var mı, yoksa umutsuz bir durumun içinde miyim?" Yaptığım görüşmeler sırasında, okuduğu bilgiler sayesinde neredeyse bir doktora dönüşmüş çiftlere ya da kişilere rastlıyorum. Tüp bebek tedavisi gören hastalarla ilk çalışmaya başladığım ay içerisinde bir hastamın bana, "Şimdi siz yeni başladınız, benim durumumu bilmeyebilirsiniz. O yüzden önce ben size anlatayım" diyerek yaşadığı endometriozis sorununu ve bunun nasıl çocuk sahibi olmada zorluk oluşturduğunu bir doktor edası ile bana açıkladığını hatırlıyorum.Bu konuda en önemli bilgi kaynağı internet. Kısırlık teşhisi almış çiftler, ama özellikle kadınlar büyük bir zamanlarını internet başında araştırma yaparak geçiriyorlar. Amaçları hem içinde bulundukları durumu daha iyi kavrayabilmek hem de bu tedaviyi alan diğer kadınlar ile bilgi ve deneyim paylaşımında bulunarak, kendilerinin durduğu yeri daha iyi saptayabilmek. Tüp bebek tedavisi gören kadınların katıldığı forumlar var. Bir çeşit destek grubu olarak işlevsel nitelikte. Kişinin yaşadığı zor duyguların sadece ona has olmadığını, dolayısıyla bu konuda yalnız olmadığını gösterebiliyor, böylece bir rahatlama ve destek sağlayabiliyorlar.Bilgi sahibi olmak, hastalan genel olarak rahatlatıyor, kaygılarım daha uygun bir düzeye indiriyor. Fakat bilgi araştırma ve edinme sırasında çark bazen tersine doğru işleyebiliyor. Yani kendi durumu konusunda endişe yaşayan ve yaşadığı endişeyi kontrol altına alabilmek için bol miktarda bilgi edinmeye çalışan hasta, internet üzerinden bir bilgi bombardımanma tutulabiliyor ve bu bilgiler karşısında kafası karışıyor; hangi bilginin ne kadar doğru ya da ne kadar kendi durumuna uygun olduğunu ayırt etmekte zorlanabiliyor.Öğrendiği her bilgi karşısında doktorunun önerdiği ya da uyguladığı tedaviyi sorgulamaya başlayan ve doktoruna güven duymakta zorlanan hasta tedaviye teslim olamaz, onun içine tam olarak giremez. Ya da içindeyken bile, "acaba bana doğru bir uygulama mı yapılıyor?", "başka doktora mı gitseydim?", "forumdaki o kadının da durumu benim gibiydi ama doktoru ona başka bir uygulama yapmış. Acaba hangisi doğru?", "arkadaşım da tedavi görüyor ama doktoru ona başka yüzdeler vermiş, ben hangisine güveneceğim?", "internette, bana yapılmayan bazı testlerden bahsediyorlar; ya bende bir şeyi atlıyorlarsa?" gibi çelişkiler yaşıyor.Bu kadar bilgi bombardımanı içerisinde insanın kafasının karışması ve kendini güvende hissedememesi çok normal. Aslında bu durum bazen doktorlara da zorluk yaşatıyor. Kendi tedavilerini başka kişilerin tedavi ve doktorları ile kıyaslayan hastalan aradaki farkları sitemle
karşılıyor ve bunu doktorlarına bir güvensizlik olarak yansıtabiliyorlar. Doktor-hasta ilişkisi olumsuzlaşabiliyor.
- Peki bu durumda ortaya garip bir tablo çıkmıyor mu? Hem bilgi bombardımanının yarattığı çelişkiler hem de güven sorunu... Bu konudaki tavsiyeleriniz ne olabilir?
- Benim tavsiyem şöyle: Hastanın bilgi edinmek istemesi çok normal ve sağlıklı ve bunun için internet de kullanılabilir. Ancak internete konulan bilgiler hiçbir denetleme mekanizmasından geçmiyor. Ben bugün bir web sitesi açıp "kırmızı renge bakmak boy uzatıyor" gibi kafadan atma bir bilgi yazıp koysam, bunu denetleyen bir merci yok. O yüzden internet üzerindeki bilgilerin kaynağını iyi araştırmak gerekiyor: Tüp bebek tedavisi konusunda adını duyurmuş doktorların sitelerine bakarak bilgi edinmek, daha güvenli bir yol olacaktır.Forumlar deneyim ve duygu paylaşımı için çok gerekli ve önemli ama bilgi edinmek konusunda temkinli davranmak gerek. Çünkü bir hasta, doktorundan duyduğunu sandığı şeyi paylaşıyor forumlarda. Hastanın duyduğunu sandığı şey ile doktorun hastaya gerçekte söylediği şey aynı olmayabiliyor. Herkes kendi algısı ile dinliyor. Kulaktan kulağa dolaşan bilgi deforme olabiliyor, yani aktaran kişinin sübjektif algısının rengine dönüşebiliyor. O yüzden internetten biîgi edinmek isteği kaçınılmaz ama bir o kadar da yanıltıcı ve işi zorlaştırıcı oluyor.Hastalara tavsiyem, akıllarını ve hislerini dinleyerek doktorlarını seçtikten sonra uzun internet araştırmaları yapmayı bırakmaları ve tedaviye teslim olmaları. Yoksa tüm tedavi süreci bir huzursuzlukla geçebilir ve hem hasta-doktor ilişkisi olumsuzlayabilir hem de tedavi süreci ve hatta sonucu bu tablodan etkilenebilir.
- Tedavinin psikolojik boyutuna hazırlanmak için çifte neler tavsiye edersiniz? Biraz da konuştuklarımızı toparlamış ve özetlemiş oluruz böylece.
- Böyle bir tedavi gerektiğini öğrenen çiftlerin ilk tepkisi şok ve inkar oluyor. Daha sonra da "neden ben, neden biz" soruları yankılanıyor çiftin zihninde. Bu soru tedaviler boyunca devam ediyor bazı çiftlerde. Çünkü bu sorunun net bir cevabı yok. Cevapsız kaldığı için de daha çok rahatsız ediyor. Bu noktada şunu hatırlamak çok önemli. Çiftlerin yaklaşık yüzde 15'i bu problemi yaşıyor. Bu azımsanamayacak bir oran. O yüzden bu soruyu aynı anda soran birçok çift, birçok erkek ve kadın var. Bu tedaviyi gören herkese bunu hatırlatmak isterim.
- Çift, bir sorunun ve soruna yönelik tedavinin gerekliliğini ne kadar çabuk kabul ederse, çiftin içsel çatışmaları o kadar az olur.
- Güven duydukları doktor ya da hastaneyi seçsinler. Tedavi boyunca doktor, çiftin en yakınındaki kişilerden biri olacak; çiftin herkesle paylaşmadığı bilgilere vakıf olacak. Güven ilişkisi kurulmadan bu yakınlık içerisinde rahat etmek mümkün değil.
- Tedaviye kesin karar vermeden önce mutlaka tedavi ile ilgili geniş çaplı bir bilgiye sahip olsunlar. Hangi aşamalardan geçeceklerinin önceden farkında olsunlar.
- Daha önce bu tedaviyi görmüş kişilerle iletişim kurmak ve onların neler yaşadığını duymak çifte ışık tutar. Yine de bunu yaparken, herkesin bu konu ile ilgili kişisel deneyiminin farklı olduğunu unutmamak gerekin Birine ağır gelmiş olan bir süreç, bir başkasına daha kolay gelebilir. Kişilik yapılan, savunma mekanizmaları, içinde bulunulan şartla^ olayların kişiler tarafından nasıl algılandığını belirler ve herkesin kişiliği ve şartlan birbirinden farklı olduğu için kişi sayısı kadar algı vardır.
- Tedaviye başlamadan önce hayatın diğer alanlarındaki yükü sabitlemek ve değişiklikleri ertelemek yerinde olur.
- Tedavi süreci boyunca aile içinde ya da arkadaşlar arasında yaşanan stresli durumlardan uzak durmakta fayda vardır. Çift, o dönemde kimlerle daha yakın kimlerle daha uzak olacağım kendi arasında konuşup, karar verebilir. Moral desteği verebilen ve olumlu kişiler ile birlikte olmak, tedavinin yükünü hafifletir.
- Tedaviye başlamadan önce bedene iyi bakmak gerekir. Yoga ve yürüyüş gibi sertlik içermeyen sporlar seçilebilir: Meditasyon ve nefes egzersizlerinin çok çok önemli bir yeri var ve zaten bunlardan daha detaylı bahsedeceğim. Yeme-içme düzenine de dikkat etmek gerekiyor.
- Tüp bebek merkezinde psikolog ile bir değerlendirme seansı yapmalı; kişisel ya da grup terapisi ihtiyacı olup-olmadığım belirlemeli.
- Yaşanan durumu eşlerden birinin değil, çiftin problemi olarak görmek; tedavi boyunca bir ekip gibi hareket etmek; dayanışma içinde olmak. Doktor kontrollerine mümkün olduğunca çiftin birlikte gitmesi. Şunu unutmamak gerekir: Bu durum çiftin problemidir ve hem kadının hem de erkeğin katılımı ile çözüm bulacaktır.
- Erkekler ile kadınların aynı duruma farklı tepkiler verebileceklerini kabul etmek. Erkekler bu konuyu kadınlar kadar sık ya da kadınlar kadar detaylı konuşmak istemeyebilirler. Bu durum erkeklerin daha duyarsız olduğunu göstermez. Kadınların bu duruma hazırlıklı olmalarında fayda vardır.
- Çift daha önce evliliklerinde yaşadığı zorlu dönemleri nasıl atlattığını fark etmeli ve işe yarayan stratejileri yeniden yürürlüğe almalıdır.
- Bu tedavi içinde cinsel hayat sekteye uğrayabilmekte, çiftler nasıl olsa cinsel ilişki yolu ile bebek olmuyor düşüncesi ile cinsellikten uzaklaşmakta. Oysa cinsellik
ilişkiyi canlı tutan ve besleyen bir öğedir. Doktorun cinsel perhiz uyguladığı dönemler dışında cinsel hayatı aktif tutmak, çiftin birbirine olan yakınlığını korur ve tedaviyi destekler.
- Tüp bebek tedavisi gündeme gelmeden önce çift neleri paylaşırdı, nasıl vakit geçirirdi, nelerden zevk alırdı? Bunları hatırlamak ve yaşanan her anı bebeğe yönelik konulardan ibaret kılmamak önemli.
- Belli bir düzeyde kaygı, duymanın normal hatta gerekli olduğunu unutmamak!
- Düşünce ve duygularla yüzleşmek adına arkadaşlardan, aileden ve eşten ayrı kalabilecek vakitler yaratabilmek. Kişinin kendisi ile baş başa kalması için fırsat yaratması.
- Akla takılan soruların listesini yapmak ve kulaktan dolma bilgilere güvenmemek önemli. Çift aklına takılan soruları mutlaka kendi doktoruna sormalı. Bir hasta için uygun olan tedavi şekli başka bir hasta için uygun olmayabilir. O yüzden çiftin kendisim, bu tedaviyi alan diğer çiftler ile kıyaslaması doğru olmaz. Tedaviyi alan kadın ve erkeğin bireysel durumlarını en iyi kendi doktorları bilir. O yüzden diğer doktorlar ve diğer hastalarla kıyaslama yapmadan düşünmek ve sorulan sadece kendi doktoruna sormak en doğru bilgi edinme yolu olur.
- İşlemlerin yapılacağı gün ekstra stres yaşamamak adına, tedavinin ücretini, ödeme şeklini önceden net olarak doktor ya da hastane ile konuşmak önemli. Bazı çiftler, işlem günü hastaneye hazırlıksız geliyor ve bu konuda bir koşuşturmaca içine girmek zorunda kalarak, günün stresini daha fazla yaşıyorlar.
- Bu hazırlık için erkeklere önerileriniz nelerdir?
- Erkekler de eşleri gibi tüp bebek merkezindeki psikolog ile görüşebilir ve oradan destek alabilirler. Özellikle eğer tedavi süreci evlilik ilişkisinde bazı çatışmalara
yol açmışsa, bu çatışmaların nasıl çözümlenebileceği ile ilgili seanslar erkeklerin çok işine yarayacaktır.
- Bu konuyu eşleri ile rahat konuşamıyorlarsa, güvenle konuşabilecekleri bir arkadaş belirleyebilirler.
- Eşleri her konuyu açtığında konuşmak zorunda hissetmektense, konuşmak istedikleri ve istemedikler zamanı açıkça ifade edebilirler.
- Tedavi sürecini diğer önemli karar ve dönemler ile biraraya getirmemeye gayret edebilirler.
- İş ve eşten ayrı zaman geçirebilmek çok önemli. Her türlü çatışmadan uzak ve kişinin kendi ile ilgilendiği, varsa hobilerini gerçekleştirdiği, zihnini dinlendirdiği bir zaman dilimi ayırabilmek tedaviyi olumlu etkileyecektir.
- Kadının bebek, hamilelik ya da tedavi ile ilgili konuları sıklıkla açıyor olması ya da sıkıntı ve kaygılarını sıklıkla dile getiriyor olması, onun bu tedavi ile baş edemediği anlamına gelmez. Tam tersi çoğu kadının başa çıkma yöntemi böyle bir iletişim şekli ile olur. Erkeklerin, kadınların bu tutumları hakkında endişe duymalarına gerek yoktur.
Problemi Kabul Etme ve Tedavinin Uygulanması Dönemi

- Halk arasında çocuk yapmaya uğraşan ama zorlanan çiftlere söylenen klasik sözler vardır. Örneğin, "kafanıza takmazsanız, olur" ya da "sadece biraz rahatla, o zaman gebe kalırsın" gibi. Bunlarda doğruluk payı var mıdır?
- O kadar çok mit var ki tüp bebek tedavisi konusunda. Benim görüştüğüm hastaların çoğunun büyük bir şikayeti idi etraftaki herkesin birdenbire konunun uzmanı kesilmişcesine öğütler vermesi, yerli-yersiz yönlendirmeler yapması. Oysa kısırlık tedavisi içerisinde olan çiftin ne yaşadığını anlamak için ya bu tedavi sürecinden geçmiş olmak ya da bu tedaviyi sağlayan uzmanlardan biri olmak gerekiyor. Sizin sorunuzda yer aldığı gibi yerli-yersiz söylenen cümlelerin çifte bir yararı olmuyor. Tam tersi çift anlaşılmadığını hissediyor bu cümleler ile.Bahsettiğiniz sözler en sık duyduklarımız ve aslında 1950-60'Iardan kalma. O dönemde kısırlık daha çok psikolojik nedenlere bağlanıyordu. Kadının kendi annesine ya da partnerine öfke duyması, kadın olmak ya da anne olmak ile ilgili netleşmemiş duygulara sahip olması gibi sebeplerle açıklıyorlardı hamile kalamama olgusunu.Oysa şimdilerde kısırlık vakalarının çoğunun fizyolojik sebeplerden kaynaklandığını biliyoruz. Kabaca oranlayacak olursak, tüm kısırlık vakalarının yaklaşık yüzde 40'ı kadının üreme sistemindeki, diğer yüzde 40'ı erkeğin üreme sistemindeki anomalilerden ileri geliyor. Geri kalan ilk yüzde 10'u hem kadına hem erkeğe ait sebepler oluşturuyor. Son yüzde 10'u ise sebebi bilinmeyen kısırlık olarak açıklıyoruz. Bu rakamlara baktığımız zaman fizyolojik sebeplerin (üreme sistemindeki anomaliler) ne kadar büyük bir rol oynadığını görebiliriz. Bu yüzden gebe kalamamayı sadece "rahat olmamak" ile açıklamak, durumu basite indirgemek olur.Aslında "kafanıza takmazsanız, olur" cümlesi tüp bebek tedavisi gören kişiler için oldukça suçlayıcı ve kötü hissettiren bir cümle. Çünkü sanki kişi yeterince rahat olmayı başarsa, hemen gebe kalacakmış hissi uyandırıyor ve kişi rahatlayamadığı için gebe kalamadığım düşündükçe hem suçluluk hissediyor hem de stresi artıyor:îronik ama eğer birisinin gerilmesini istiyorsak, ona "sakın stres yapma" dememiz yeterli. Bu mekanizma böyle işliyor. Hastaların bir kısmı "doktorum stres yapmamamı söyledi ama ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum" diyor bana endişe ile. O zaman hastanın ifadesinden de görüyorum ki hasta, çevrenin bu sözleri karşısmda çaresizlik, suçluluk ve daha da fazla gerilim yaşıyor.
- Hastaya "stres yapma" demek durumu daha da güçleştiriyor anladığım kadarı ile. Oysa ne sık kullanıyoruz hepimiz bu iyi niyetli cümleyi. Peki, o zaman hasta nasıl "stres yapmayacak" bu tedavide?
- Hasta bana bu soru ile geldiği zaman ona şunu hatırlatıyorum: Bu tedaviye girip hiç stres yaşamamak, yağmurda yürüyüp ıslanmamak olurdu. Bu düşünce sistemi çocukların sıklıkla kullandığı bir sistemdir. Çocuklar, bir şeyin olmasını istemediklerinde, sadece bunu düşünerek, onun olmayacağına inanırlar. Mesela görünmek istemedikleri zaman, gözlerini kapatırlar. Onlar kimseyi görmediği zaman kendilerinin de görünmeyeceğine inandıkları için. Bu düşünce sistemi gerçeklik ilkesi ile hareket etmez. İlkel bir savunma mekanizması olan "inkar" ön plandadır. Çocuk, gözlerini kapattığında da görünür olduğunu inkar eder; çünkü o sırada görünmek istemiyordur.Bu örneği tüp bebek tedavisine uyarlayacak olursak çift, stres yaşamak istemediği için stres ortadan kaybolmayacaktır. "Tüp bebek tedavisi benim üzerimde stres yaratmayacak" cümlesini kurmaktansa, gerçeklik ilkesi ile hareket edip, "tüp bebek tedavisi sürecinde stres yaşanabilir. Ben de bu stresli süreçten geçmek zorunda kalabilirim. Bunu baştan öngörüyorum ve kabul ediyorum" demek, çok daha sağlıklı ve yararlı.Böylece hasta, stres yaptığı için kendini suçlamayacak ve gerçeklik ilkesinden hareket ettiği için de tedavinin gereklerine çok daha kolay adapte olacaktır. Stres altında hissettikçe, kendini hayal kırıklığına uğrattığını düşünmeyecek ve tedavinin gidişatına zarar verdiğine dair yakıcı ve hırpalayıcı inançlardan kurtulacaktır.
- Peki, artık tedaviye karar verildi diyelim. Nasıl bir yaşam şekli belirlemek gerekiyor bu noktadan itibaren? Örneğin spor yapmak, kilo vermek falan gerekiyor mu?
- Spor konusunda kadınlara bir uyarım olacak. Tedavi sürecinde sert, yorucu sporlar yerine, daha yumuşak ve rahatlatıcı sporları tercih etsinler. Kendilerini zorlamayan yoga ya da açık hava yürüyüşleri gibi. Çünkü yoğun şekilde spor yapmanın (kalp atışının 110'un üzerine çıktığı egzersiz
programları yoğun sayılıyor) gebe kalma sürecini olumsuz etkilediği biliniyor.Kilo vermek konusunda da bir uyarım olacak. Elden ele dolaşan popüler diyet listelerinin, şok diyetlerin tüp bebek tedavisi üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Böyle listeleri uygulamaktansa, bir diyetisyen eşliğinde kilo vermek en sağlıklısı.
- Yeme-içme alışkanlıkları ile ilgili uyarınız neler olacak ?
- Kafein konusunda bir uyarım olacak. Kafein gebe kalmayı güçleştirdiği gibi düşük riskini de artırıyor. Bu yüzden tedaviye karar verildiği andan itibaren tamamen bırakmak en iyisi. En fazla haftada bir fincan/bardak kahve tüketilmeli. Şunu da eklemem lazım ki kafein sadece kahvede yok. Kolalı içecekler, çay ve çikolatada da var. Tedaviye başlayan kadınların bunları da mümkün olduğunca aza indirgemesini tavsiye ederim.Tabii ki alkol de tedavi sürecinde bırakılmalı. Gebe kalmayı güçleştirdiği biliniyor. Erkeğin kullanmasının tedaviyi olumsuz etkilediğine dair bulgu yok ama kadına destek olmak amaçk eş de bırakabilir ya da minimum seviyeye indirebilir. Bu durum eşin yanında tüketilen kafein için de geçerli.Sigara konusuna gelince yine benzer şeyleri söyleyeceğim. Sigara içmeyen kadınların içenlere kıyasla daha kolay gebe kaldığı biliniyor. O yüzden tedaviye karar verildiği an kadının hiç sigara içmemesi öneriliyor. Erkekler için de sigara içmenin tedavi şansını düşürdüğüne yönelik bulgular var.Tüp bebek tedavisi gören kişilerin yaşam stili her ne ise bunu doktorları ile paylaşmaları çok önemli. Çünkü tedaviye köstek olabilecek uygulamalara girme riskini ancak böyle ortadan kaldırmış oluruz. Tüp bebek tedavisine eşlik eden herhangi bir ilaç kullanımı varsa (psikiyatrik ilaçlar,
vitaminler ya da bazı bitkiler gibi) doktor mutlaka haberdar edilmeli ve kullanıma devam edilip-edilmeyeceğine doktor kontrolünde karar verilmeli.
- En çok karşılaştığım merak edilen soru, tedavinin ana basamaklarının nelerden oluştuğu?
- Önce doğal yolla çocuk sahibi olmanın önündeki engellerin araştırıldığı değerlendirme ve teşhis dönemi var. Daha sonra yumurtaların ilaçlar ile büyütüldüğü ve takip edildiği yumurta takibi dönemi geliyor. Yumurtalar belirli bir olgunluğa geldiğinde toplanıyor Buna "yumurta toplama" ya da "OPU" (Ovum Pick-Up) deniyor. Yumurta toplama gününde erkekten sperm alınıyor. Laboratuvarda embriyolog yumurta ve spermi belli işlemlerden geçiriyor ve spermin yumurtayı döllemesi sağlanıyor. Yumurtanın toplanmasından iki-üç gün sonra sağlıklı şekilde döllenmiş olan yumurtaların (embriyoların) iki ya da üç tanesi rahime transfer ediliyor. Buna da "embriyo transferi" işlemi deniyor. Bu işlemden on bir gün sonra ise kan testi ile gebelik oluşup-oluşmadığı belirleniyor. Tüp bebek tedavisinin aşamaları en kaba hatları ile böyle.
- Tüp bebek tedavisindeki aşamaların yarattığı sıkıntılardan bahsedebilir misiniz? (Yumurta takibi, yumurta toplama, transfer işlemi vs.)
- Tedaviye başlandığı zaman, önce "yumurta takibi aşaması" yaşanıyor Bu aşamadaki temel endişeler şunlar: "Yumurtalarım ilaca cevap verecek mi?", "yeterli sayıda ve sağlıklı yumurtalarım olacak mı?" Eğer kadın çalışıyorsa, "işten izin almam sorun yaratacak mı?" Ya da çalışmayan kadın etrafı ile tüp bebek tedavisi bilgisini paylaşmadı ise "evden bu kadar sık çıkmam dikkat çekecek mi?" gibi endişeleri olabilir. Bazı kadınlar bu süreçte ilaçların yan etkilerinden (kilo alma ya da şişme gibi; sinirlilik hali) yakmıyorlar. Fakat bu duruma her kadmda rastlamıyoruz. "Yumurta toplama işleminin sıkıntıları" na baktığımız zaman, daha çok anestezi kaygısı ile karşılaştığımızı söyleyebilirim. Çünkü bu işlem genel anestezi altında yapılıyor. Süresi yumurta sayısına göre değişkenlik gösterse de ortalama 20-30 dakika süren bir işlem. Bu konuda kaygılanan hastalara işleme girmeden önce mini bir nefes ve rahatlama egzersizi yaptırıyorum. Onlara, anestezi etkisine ne şekilde girerlerse, anestezinin etkisinden çıktıklarında da o şekilde olacaklarını söylüyorum. Eğer ağlayarak uyursak, ağlayarak uyanma olasılığımız çok yüksek.Anesteziden çok fazla çekinen hastalarımıza da işlem öncesinde anestezi doktorumuz ile konuşmalarını ve merak ettiklerini sormalarını öneriyorum.Yumurta toplama ile embriyo transferi arasında yaklaşık üç gün oluyor. Bu süreçte hastalar, tüp bebek merkezini arayarak, yumurtanın döllenip-döllenmediği ya da son durumda kaçının döllendiği bilgisini alıyorlar. Bu bilgileri alana ve herşeyin yolunda gittiğini öğrenene kadarki süreç biraz gerilimli geçebiliyor hastalarımız için."Embriyo transferi işlemi" oldukça basit bir işlem. 5-10 dakika içinde tamamlanıyor. Acı veren bir işlem olmadığı için anestezi eşliğinde yapılmıyor. Sadece işlemin yapılabilmesi için mesanenin dolu olması gerekiyor. Bu sebeple hastalara işlem öncesi bol su içiriyoruz.Esas psikolojik süreç bu işlem de sona erdikten sonra başlıyor diyebiliriz. "Embriyo transferi sonrasında" hastalarımız, bir saat dinleniyor ve sonra evlerine dönüyorlar ve on bir gün süren bir bekleyiş dönemine başlıyorlar. Çünkü gebeliğin gerçekleşip-gerçekleşmediği ancak on bir gün sonra yapılan kan testi ile belli oluyor.Görüşme yaptığım tüm kadınların tedavi içinde en çok zorlandıkları dönem bu bekleyiş aşaması olmuştur. Çünkü, tedavinin aktif aşaması (doktor randevuları, saati geçirilmemesi gereken ilaçlar, iğneler, anestezi gerektiren işlemler) sona ermiş, ortalık neredeyse "sütliman" olmuştur. Hatta neredeyse aileden birileri haline gelmiş olan doktor ve tedavi ekibi ile de görüşmeler son bulmuştur. Şimdi çifti kendi başlarına kaldıkları ve tedavi adına bir şey yapmalarının gerekmediği bir dönem bekler.Oysa çift, özellikle de kadın, bu dönemde tedaviye yarayacak birşeyler bulup yapmayı, yani tedavinin sonucunu kontrol edebilecek bir yöntem geliştirebilmeyi çok ister. Bazen bu psikolojik durum içinde, kadın kendine şöyle bir yöntem bulur (bazen de eş tarafından buna zorlanır): Transfer işleminden sonra eve gelip yatar ve kan testi gününe kadar zorunlu ihtiyaçları dışında yataktan kalkmaz.Halbuki, kadının ilk iki-üç gün dinlenmesi, sonrasında ise kendini fazla yormadan işine gücüne devam etmesi yeterlidir. Daha uzun süre dinlenmenin gebelik şansını artırdığına dair bir bulgu yok. Fakat dediğim gibi burada psikolojik faktörler devreye giriyor ve bu süreç kişinin tamamı ile kontrol edemediği bir süreç olduğu için kişi kendince bazı kontrol yöntemleri geliştiriyor ve böylece içi rahat ediyor.Eğer on bir gün boyunca yataktan çıkmama kararını veren kadın ise yatmaktan ne kadar sıkılsa da kendi içi rahat ettiği için bu kararına karışmıyorum. Ama eğer kadın, etrafı tarafından on bir gün boyunca yatmaya zorlanıyor ise bu dönemin zaten sıkıntılı olduğunu ve kişi istemediği ve inanmadığı bir şeyi yapmaya zorlanırsa, yaşayacağı sıkıntının normalden de fazla olacağı bilgisini veriyorum çevresine. Bu kararı tekrardan değerlendirmelerini istiyorum.
- Tedavi artık başladı diyelim. Tedavi başladıktan sonra da kadın-erkek tutumlarında bir fark oluyor mu?
- Yurt dışında yapılan araştırmalar gösteriyor ki erkekler ve kadınlar infertilite problemine farklı açılardan bakmaktalar. Tüp bebek tedavisi gören 200 çiftin katddığı bir araştırmada kadınların yüzde 48'i infertilitenin hayatlarmdaki en üzücü durum olduğunu ifade ederken, bu oran erkekler için yüzde 15'te kalmış (Domar and Kelly, 2004). Çin'de 59 çift ile yapılan başka bir araştırmada ise infertilite tedavisi gören erkeklerin kendilerine güvenlerinin, evlilik ilişkisinden ve cinsel hayatlarından aldıkları doyumun, eşlerine kıyasla çok daha yüksek olduğu bulunmuş (Lee and Sun, 2000). Tüm bu araştırmalar gösteriyor ki infertilite sürecinde kadınlar, erkeklere kıyasla çok daha fazla stres yaşamaktalar. Kadınların, kaygı seviyelerinin daha yüksek, hayattan aldıkları hazzm daha düşük olduğu ve aynı zamanda kendilerine bakışlarının negatif olduğu görülüyor.Bu bulguların yanı sıra klinik gözlem ve deneyimler, kadınların işini zorlaştıran başka bir faktörün varlığını daha ortaya koyuyor: Erkekler, eşlerine kıyasla daha az stres yaşamakla birlikte, eşlerini daha fazla üzmemek ve ilişkide sağlam duran taraf olarak kalabilmek için yaşadıkları stresin hiçbir bölümünü dışarıya yansıtmamaktalar. Kadınlar ise bu durumu kimi zaman yanlış algılamakta ve eşlerinin çocuk konusuna karşı isteksiz ya da duyarsız olduğu fikrine kapılmaktalar. Bu durum evlilik ilişkisini yıpratıcı bir süreç olabiliyor.
- Bu dönemde kullanılan ilaçlar kadının psikolojisi üzerinde nasıl bir etki yaratır?
- Bilindiği gibi tedavi, kadının bedenine uygulandığı için infertilite sebebi ne olursa olsun, tedaviden direkt etkilenen taraf kadınlar oluyor. Kadınların kullandığı ilaçlar depresyon ya da kilo alma gibi yan etkiler yapabiliyor. Kendini kısırlık sorunu içinde cinsel olarak çekici hissetmekte zaten zorlanan kadın için bu tip bir fiziksel değişim daha da zor yaşanıyor.Tedavi sırasında kadınların kullandığı ilaçların etkileri hafif duygusal iniş-çıkışlardan, şiddetli psikotik reaksiyonlara kadar varabiliyor. İlacın kadının üzerinde nasıl bir etkisi olacağı aynı zamanda kadının kişilik dinamiklerine, depresyona yatkınlığına ve stresle normalde nasıl baş ettiğine göre de şekilleniyor. Tüp bebek konusunun gündemde olmadığı zamanlarda da hayatı kaygı ile karşılayan kadınların, ilaçların yan etkilerinden daha fazla şikayetçi olduklarını görüyoruz.Şunu da vurgulamakta yarar görüyorum: Tedavide yaşanan duygusal sıkıntıların kaynağını sadece ilaçlara bağlamak doğru olmaz Çünkü tedavi sürecinin kendisi stres yaratabileceği için, kadının hissettiği sıkıntı hem ilaçların hem de deneyimin kendisinin oluşturduğu ortak sıkıntıdır.
- Tedavi evresinde kadın inanılmaz bir deneyim yaşıyor bir bakıma; bu süreci değerlendirebilir misiniz?
- Kısaca şöyle özetleyebiliriz:
- Hamile kalma düşüncesi kadında bir takıntı haline dönüşebilir. Sorunun kaynağı ne olursa olsun, yolunda gitmeyen her denemede kadın kendini ve kendi bedenini suçlayabilir. Kendine içinde "keşke" geçen cümleler kurabilir: "Keşke tedaviye daha önce başlasaydık", "keşke sigaraya hiç başlamasaydım", "keşke hiç doğum kontrol hapı kullanmasaydım", "keşke daha az kilolu olsaydım". Kendine karşı bu denli suçlayıcı olmak kadının kendi ile ilişkisini yıpratır. İnfertilite problemi yaşayan kadının, depresyon, anksiyete, suçluluk duygusu, sosyal izolasyon ve kendine güven kaybı gibi sorunlar yaşadığını artık çok iyi biliyoruz.
- 2004 yılında Ramezanzadeh ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırma, İslam ülkelerinde infertilite sorununun nasıl algılandığını ortaya koymuştur. Türkiye de bir İslam ülkesi olduğundan, bu araştırmanın sonuçları ülkemizdeki duruma ışık tutmaktadır. Araştırma, evlilikte çocuk sahibi olamamanın, kadınlar üzerinde hem psikolojik olarak hem de sosyal statü anlamında önemli negatif etkileri olduğunu vurgulamıştın İnfertilite problemi yaşayan kadınlar, evliliklerinin kalıcılığı ile ilgili endişelenmekte, sosyal olarak etiketlenmekte ve duygusal tacizler yaşamaktadırlar.Özellikle ülkemizin kırsal kesimlerinde benzer problemler yaşayan kadınlar olduğu bir gerçektir. Doğu illerinden birinden gelen bir hastamın, "bu sefer de hamile kakmazsam, kayınvalidem bana kuma getirecek" dediğini ve çok sıkıntılı olduğunu üzülerek hatırlıyorum.
- Kadınlar kolaylıkla hamile kalan aile üyelerine ya da arkadaşlarına karşı kıskançlık ve öfke duyguları geliştirebilirler. Sokakta gördükleri hamile kadınlar da aynı hissi uyandırabilir: Bu tür kıskançlık hislerini yaşamamak adına arkadaşları ile görüşmekten uzaklaşabilir, daha izole bir yaşama yönelebilirler. Bu durum kadının sosyal desteğe en çok ihtiyaç duyduğu dönemde onu yalnız ve desteksiz bırakır.
- Aile büyükleri bir stres kaynağı olabilir. Aile içinde çocuk ve gebelik ile ilgili konular daha çok kadınlara sorulur ve söylenir. Bu yüzden, çocuklarının, infertilite tedavisi gördüğünü bilmeyen anne-babalar, çocuk sahibi olmak konusunda, onların isteksiz olduğunu sanarak suçlayabilir ve bu suçlamalar genellikle kadına yönelik olur. O yüzden kadın, kocasına göre sosyal baskılarla daha çok uğraşmak zorunda kalın Bu konudan haberdar olan bazı anne-babalar, eğer doktor seçimi, tedavi şekli vb. ile ilgili müdahaleci ve eleştirel bir tavıra bürünürlerse, bu durum kadın üzerinde olumsuz bir etki uyandırabilir. Kadının isteği ile çift bir sonraki denemeyi ailelerden gizleme ihtiyacı duyabilir ve böylece aile desteğinden yoksun kalabilirler.
- Infertilite tedavisi hem kadının hem de erkeğin iş yaşamını olumsuz etkileyebilir. Sık sık doktor kontrolüne gitmesi gereken kadın, işyerinden izin almakla ilgili sıkıntılar yaşayabilin Tekrarlayan infertilite tedavilerinde, işlerinden ayrılmak zorunda hisseden ve ancak böylece tedaviye yeterince zaman ayırabileceğine inanan birçok kadın vardır.
- Tekrarlayan negatif tüp bebek tedavisi denemelerinde ya da tüp bebek tedavisi sonrası düşükle sonuçlanan gebeliklerde, hem çiftin hem de kadının inanç sisteminde bir kriz yaşanabilir. Herkes kolaylıkla çocuk sahibi olurken, niye tüm bunların kendi başlarına geldiğini sorgularlar. Kişiler bu gibi durumlarda cezalandırıldıklarını, sevilmediklerini hissedebilir ve daha büyük çaplı bir bunalımın eşiğine gelebilirler Depresyon skorlarının, IVF denemesini birden fazla kere tekrarlamış olan kadınlarda en yüksek (yüzde 25), ilk kez deneyenlerde ise orta düzeyde (yüzde 15) olduğu saptanmıştır.
- Finansal konular tedavi sürecinde gerginlik yaratabilir. Kaç deneme daha yapılacağı ve bunun getireceği maliyet eşler arasmda çatışmaya yol açabilir. Klinik gözlemlere göre genellikle kadınlar bu tedaviye çok fazla odaklanıp, var olan gelirlerini buna yatırmaya meyilli olmakta, erkekler ise hayatlarının diğer alanlarını da ilgilendiren yatırımlara para harcamanın önemi üzerinde durmaktadırlar.
- Bu tedavi sürecinde erkek nasıl bir ruh hali içerisinde olur?
- Eğer kısırlık sebebi erkek ile ilgili ise erkeklerin kadınlardan daha yüksek oranda stres yaşadığım biliyoruz. Hatta bu oran kısırlık sebebi kadm olduğunda, kadınm yaşadığı stresten bile fazla olabiliyor. Ama bunun dışındaki durumlarda her zaman kadın, daha fazla stres yaşıyor.Bu tedaviden TESE (Testiküler Sperm Ekstrasyonu) uygulaması yapılan erkekler bir hayli etkileniyor.Bu yöntem menisinde sperm bulunamayan erkeklere uygulanıyor. Anestezi altında testislere yapılan işlemler ile canlı sperm hücresi elde edilmeye çalışılıyor. İşlem sonrası biraz ağrılı geçebiliyor. Duyulan fiziksel acının yanısıra işin psikolojik boyutu da vat Böyle bir işlemin gerekli olması, daha önce de bahsettiğimiz gibi erkeğin kendi erkekliği ile ilgili bazı kompleksler duymasına sebep olabiliyor. Çünkü toplumda erkeklik, bir kadını gebe bırakabilme kapasitesi ile doğrudan bağdaştırılıyor. Eğer işlem sonunda canlı sperm hücresi bulunamazsa, o zaman tüp bebek işlemi gerçekleştirilemiyor ve çiftin kendi çocuklarına sahip olma hayali (en azından tıbbın şu anki noktasında) suya düşmüş olu yon Bu şartlar altında erkeğin psikolojisi çok olumsuz etkileniyor. Erkek kendim ve karısını hayal kırıklığına uğrattığını hissediyor Suçluluk, utanç duyguları ve çaresizlik hissi yaşıyor.Bu durumda karısından ayrılmak isteyen erkeklere rastlıyoruz. Duydukları suçluluk ve utanç ile baş etmenin bir yolu bu bazı erkekler için. Çoğunlukla, neyse ki bu bir ilk tepki olarak yaşanıyor. Daha sonra kadının, kocasına yönelik tutumuna bağlı olarak, erkek suçluluk ve yetersizlik duyguları ile baş etmeye başlıyor ve evlilik içinde yeni bir düzen kuruluyor.TESE işleminin gerekmediği durumlarda, erkekler genel olarak daha az baskı altında kalıyor. Gebelik, çocuk doğumu gibi konular daha çok kadın dünyasında konuşulduğu için kadınların maruz kaldıkları diyaloglara maruz kalmıyor erkekler. O yüzden iş yaşamları daha az bölünüyor; günlük yaşantıları tedaviyi hatırlatan uyaranlarla daha az dolu oluyor.Normalde erkeğin en büyük sıkıntısı, kadının yaşadığı stresi nasıl dengeleyeceğini bilememek, onu rahat ettirmenin yolunu tam olarak bulamamak ve ilişkinin geçtiği bu engebeli yolun ne zaman biteceğini merak etmekle ilgili oluyor. Çoğu erkek, görüşme esnasında "ben tedavinin sonucu ile değil, daha çok karımın ruhsal sağlığı ile ilgileniyorum. Onun çok fazla üzülmesinden korkuyorum" diyor.
- Erkeğe ve kadına ayrı ayrı baktık. Peki çift olarak nasıl bir psikolojik aşama yaşanır bu tabloyu gözden geçirelim ve değerlendirelim ?
- Infertilitenin fizyolojik sebepleri ortaya çıktıkça, bu konu ile ilgili araştırmalar kısırlığın psikolojik "sebeplerine" değil, psikolojik "etkilerine" yönelmeye başladı.Bu etkilerin ne olduğuna bakarsak, infertilitenin tam anlamıyla bir kriz ve travma olarak yaşandığını görebiliriz. Neden? Araştırmalar kısırlık probleminin yarattığı
stresin ölümcül bir hastalığa yakalanmanın yarattığı stres kadar şiddetli olduğunu gösteriyor. 2006 yılında Türkiye'de yapılan bir çalışmaya göre, infertilite hastalarının depresyon ve kaygı düzeylerinin, gastrointestinal sorunlar yaşayan hastalara kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır.Kısırlıkla mücadele sürecinde kayıp ve yas duygusu var Çünkü çift kısırlık teşhisi konduğu andan itibaren birçok kayıp tehdidi ile yüzleşiyor: Kendi çocuklarına sahip olamamanın kaybı, gebeliği deneyimlememenin kaybı, nesli devam ettirememenin kaybı, eşle birlikte üretememenin (ortak bir ürün) kaybı gibi. Bunlara bir de yaşam hedeflerine, statüye, prestije ve özgüvene yönelik kayıplar ekleniyor. Yani kısırlık teşhis edildiği andan itibaren çifti, birçok kayıp ya da kayıp tehdidi ile yüzleştiriyor.Eğer tüp bebek tedavisi görülme sebebi erkek ise (yani çifte kayıp tehdidini erkek yaşatıyorsa), bu durumda erkek suçluluk ya da utanç duyabiliyor Kadın da tüm tedavi kendi bedeni üzerinde yapılacağından, eşine karşı kızgınlık hissedebiliyor. Fakat genelde bu duygular gösterilmiyor. Çünkü çiftler duygularını gösterip ilişkilerini ve eşlerini yaralamaktan korkuyorlar ve böylece ilişkide konuşulamayan bir gerilim yaşanıyor.Eğer her iki taraf da kısırlık teşhisi almışsa, eşler birbirini suçlama ya da kısırlığın sorumluluğunu almama eğiliminde olabiliyorlar. Çünkü kendilerini bu teşhis ile özdeşleştirdikleri zaman yaşayacakları duygular onları korkutacak derecede karmaşık oluyor. Böyle durumlarda, eşler kendi duygularına kulak vermemeyi seçiyorlar ya da kulak verseler dahi bunları paylaşmanın daha fazla karmaşa yaratacağı düşüncesi ile aralarında duygusal bariyerler kuruyor ve birbirleri ile iletişimi azaltıyorlar. Bu bariyerler evlilik ilişkisini zora sokuyor ve ayrıca var olan durumda yaşanması gereken duygusal aşamaların deneyimlenmesine engel oluyor. Böylece hem çiftin ilişkisi hem de tedavi daha zorlu hale geliyor.Tüp bebek tedavisi gören çiftler doğal yolla bebek sahibi olamadıkları için cinsellik yaşamanın anlamsız olduğu hissine kapılabiliyor ve cinsel hayatları sekteye uğrayabiliyor. Bu noktada cinselliğin tek amacının bebek yapmak olmadığı, cinselliğin ilişkideki yakınlık ve birliktelik hissini kuvvetlendiren, aynı zamanda da ilişkiye keyif katan bir aktivite olduğu hatırlanmalıdır.
- Bu tedavi haliyle evlilik ilişkisini ciddi şekilde etkileyebiliyor değil mi?
- Evet. Çünkü bu kriz sırasında çözüme kavuşmamış, eski meseleler tekrar ortaya çıkıyor. Eğer tedavi sürecinde, evlilik ilişkisinde yoğun gerilimler yaşanırsa, bu durumun tedaviden mi, yoksa geçmişten mi kaynaklandığını ayrıştırmak gerekir. Bunu eşler kendi aralarında konuşarak anlayabilirler. Çift daha önce yaşadıkları sorunları nasıl çözmüş olduklarını hatırlayarak, bu çözüm yolunu yeniden uygulayabilir: Eğer sonuç almamıyorsa, bu konuda bir danışmana başvurulabilir.Ama bunun yam sıra, çiftler yaşanan kriz ile birlikte ilişkilerine yeniden şekil verme ve birbirlerine karşı daha derin bir kavrayış geliştirme şansına sahip oluyorlar. Eski
meselelerin yeniden ve daha pozitif bir şekilde yorumlandığı bir dönem de olabiliyor.
- Hiçbir zaman kendi genlerinden bir çocuk sahibi olamama tehdidi nasıl bir etki yaratır eşler üzerinde? Bu gelgitleri değerlendirelim biraz da...
- Kısırlık ile mücadele eden hastaların yaşadığı psikolojik sürecin belirgin bir özelliği daha var: Bu hastalar yas ve umudu bir arada yaşamaktalar. Bir yandan kısırlık probleminin tüp bebek tedavisine rağmen çözülememesi durumu, yani hiçbir zaman kendi genlerinden bir çocuk sahibi olamama tehdidi (sperm ya da yumurta bağışı ve evlat edinme yöntemleri hariç) ve bu durumun getirdiği yas söz konusu, bir taraftan da tedaviye başlayarak ve gerekirse tedaviyi tekrar ederek, çocuk sahibi olma konusunda umutlanmak söz konusu. Yani hastalar kendilerini umutlu olmak zemininde mi, yoksa yas tutmak zemininde mi konumlandıracaklarını bilemediklerinden umut ve yas arasında duygusal gidiş-gelişler yaşıyorlar. Tedavi ne kadar çok tekrar ederse bu iki uç duygu arasındaki gidiş-geliş o kadar uzuyor.Bu gidiş-gelişler psikolojik olarak çifti yoruyor. Süregelen belirsizlik çiftin ilişkisinin diğer alanlarına da yansıyor. Bu belirsizlik içinde yakın ya da uzak gelecek hakkında plan yapmakta çok zorlanıyor çiftler. Böylece sadece çocuk konusu değil, yaşamın diğer alanları da belirsizlik içinde kalmış oluyor. Çift bu durumun farkına varıp, bunun için önlemler almadığı sürece, çiftin ilişkisi sisler içinde yaşanmış oluyor.Ayrıca, eğer maddiyat, tatiller, arkadaş ve aile ilişkileri, işle ilgili durumlar infertilite tedavisi çerçevesinde organize edilmeye başlanırsa ve bir olumsuz tedavi diğerini takip ederse, çiftin tüm hayatı sadece bebek konusu etrafında dönmeye başlıyor. O zaman hem evlilik ilişkisi hem de erkek ve kadının yaşamları ayrı ayrı kısır bir döngüye girmiş oluyor. Kişilerin yaşamdan tat almaları zorlaşıyor.
- O zaman çift ilişkiyi kurtarmak için neler yapmalı?
- Yaşam hedefleri sadece bebeğe endeksli tutulmamalı. Unutulmamalı ki bebek olduktan sonra bile, yaşam hedeflerini sadece çocukları ile özdeşleştiren anne-babalar bir zaman sonra hem çocuklarını boğmakta ve mutsuz etmekteler hem de kendi hayatlarını ıskalamakta ve mutsuz olmaktalar. Yani bebek-çocuk konusu, doğumdan önce de sonra da anne-babanın yaşamının tek amacı olmamalı.Tüp bebek tedavisindeki belirsiz süreç için de aynı açıklamayı yapabiliriz. Hayatımızın diğer alanlarında ne kadar belirlilik ve yapı sağlarsak, o kadar rahat geçecektir tedavi dönemi. Sosyal hayat, sosyal destek ne kadar devam ederse, kariyer hedefleri ne kadar canlı tutulursa, hobiler, tatil imkanları ne kadar değerlendirilirse, tüp bebek tedavisi ya da tedavi arası dönemler, o kadar rahat akacak ve ilişkide bir kriz oluşmasına engel olacaktır.
- Çiftin çevresi bu süreçte nasıl bir tutum sergiler, neler yaşar?
- Çift, kendi yaşadığı stresten dolayı etrafına anlaşılması zor mesajlar gönderir. Bu çelişkili mesajlardan dolayı etraf, çiftin özel hayatına saygı duyup sessiz kalmak mı, yoksa sürece daha fazla dahil olmak mı gerektiğini anlamakta zorlanır. Bazen kısırlık meselesi yeni bir haber olmaktan çıkınca, yani çiftin hayatında uzun süredir devam eden bir mesele olmaya başlayınca, çevre, çiftin "normal ve eski" haline dönmesini bekler. Yani çevre ilk başta çiftle benzer duyguları yaşasa da süreç uzayınca empatisini yitirebilir: Çifti çocuklu davetlere, aile kutlamalarına çağırırlar ama çift buna çoğu zaman hazır değildir. Özellikle tedavi yeni başlamış ya da henüz bitmişse ve gebelik gerçekleşmemişse...Çiftin zorlandığı diğer önemli nokta, etrafın iyi niyetle de olsa, kısırlık problemini, kanser vb. ciddi hastalıklar ile karşılaştırmalarıdır. Tedavi içindeki kişiler etraftan şöyle yorumlar duyabilirler: "Şükredin ki ölümcül bir sağlık probleminiz yok." Bu ve benzeri cümleler, çifte suçluluk duygusu ve anlaşılmamışlık yaşatır.Etraftan sıkça söylenen ama kısırlık problemi yaşayan çifte hiçbir yararı olmayan şöyle önerileri çok sık duyuyoruz:
- "Bu konuyla ilgili kendinizi çok fazla üzdünüz. Artık yeter, üzmeyin."
- "Kısırlık ciddi, yaşamı tehdit eden bir sağlık problemi değil. Buna şükredin."
- "Neden evlat edinmiyorsunuz?"
- Gerçekten de bu cümleler çiftin yaşadığı kriz karşısında çaresiz hisseden yakınların söylediği şeyler ve iyi niyetle söyleniyorlar. Peki o zaman ne yapacak çift? Kendilerini iyi hissedene kadar kimse ile görüşmeyecekler mi?
- Hayır, sosyal çevreden tamamen kopmak çifte hiç iyi gelmez. Onun yerine çift, aile ve arkadaşlarını, kendilerine nasıl davranmak gerektiği konusunda eğitebilir, uyarabilir. Böylelikle, çift etrafındakilere depresyon ve kızgınlığın bu tedavinin oluşturduğu önemli duygular, yani tedavinin bir parçası olduğunu iletebilin Çift ne tip yorum ve soruların onlara iyi gelmediği konusunda etrafını bilgilendirmelidir.
Şöyle bir bilgilendirme belki bir örnek oluşturabilir:
"Tedavide bir hayalkırıklığı yaşadığımız zaman 'hayırlısı olsun, demek ki böyle olması gerekiyormuş' ya da 'üzülmeyin, yeniden denersiniz' yerine 'olanlara çok üzüldüm' ya da 'sizin için zor olmalı' demeniz bize daha iyi gelecek. Yani sakinleştirmekten ya da umut vermeye çalışmaktansa, acımızı paylaşmanızı tercih ediyoruz".Bu uyanlar aslında aile ve arkadaşların da işini kolaylaştıracaktır. Çünkü onlar da nasıl davranmaları gerektiğini çoğu zaman anlayamazlar. Bazı arkadaş ve akrabalar ile aradaki bağlar çok daha güçlenir ya da en azından çift kimin destek sisteminde olduğunu, kimin olmadığını bu uyanlar ile daha iyi belirler.Çifte tedavi boyunca kimlerden sosyal ve moral desteği alabileceklerini önceden belirlemelerini ve bu kişilerle tedavi sürecinde ilişki içinde olmalarını öneririm. Sosyal
destek arttıkça, tedavinin yaşattığı stresle başa çıkmak daha kolay olacaktır.
- Kısırlık tedavisi birçok mesele ile aynı anda uğraşmayı gerektiren bir tedavi süreci. Peki bu durum iş yaşantısını nasıl etkiler?
- Kısırlık tedavisi birçok mesele ile aynı anda uğraşmayı gerektiriyor. Fiziksel ve ruhsal sağlıklılık, eşle ilişki, aile büyükleri ile ilişkiler ve tedavinin getirdiği maddi kaygılar gibi. Eğer kadın çalışıyorsa iş hayatının tedaviden etkilenip etkilenmemesi de yaşanabilecek kaygılardan biri ve çok gerçekçi.İşyerinde kadınlar, erkeklere kıyasla çok daha sık "çocuksuz oldukları" ile ilgili uyaranlara açık oluyor. Gebelik ve bebek bakımı konularındaki diyaloglara çok daha fazla maruz kalıyorlar. Doğumlara ya da bebeklerin doğum günlerine daha sıklıkla gidiyorlar ya da davet alıyorlar. Hatırlatıcılar her yerde oluyor. Kısırlık süreci uzun sürdüğünde, hamile kalmayarak diğerlerinden farklı olduğunu gösteren yine kadın oluyor. Erkek görüntüsü itibarı ile çocukla ilgili bir ipucu vermiyor.Aynı zamanda yüksek mevkide işi olan kadınlar için de infertilite tedavisi bir sorun oluşturuyor. İş seyahatlerine gitmek, toplantılara katılmak ya da doktor randevusuna gitmek arasında seçimler yapmak zorunda kalıyor ve erkeklere göre yaşam düzenlerini daha çok değiştiriyorlar.Çalışan kadınlar işlerine eskisine oranla daha az vakit ayırmak isteyebilir ya da daha az konsantre olduklarını fark edebilirler. İşyerinde kendilerini daha fazla kızgın ve daha az anlaşılmış hissetmeleri de mümkündür.
- Durumla baş etmek için önerileriniz var mı?
- Kısırlık tedavisi boyunca kadınlar, çeşitli testler ve de tedavi sürecinin takibi için sık sık doktorla görüşmek mecburiyetinde kalıyor. Bu da işyerinden sık sık izin almak zorunda kalınacağı anlamına gelir. Tüp bebek tedavisi söz konusu ise yumurta toplama ve de embriyo transferi işlemleri için işten tam gün izin almak gerekiyor. Embriyo transfer işleminin sonrasında da birkaç gün dinlenmek gerekebileceğinden işyerinizden alınacak izinler artacaktır. Tüm bu süreç iş trafiğinde aksamalara sebep olabilir.Bu sebeplerden, tedavi için işlerin daha az yoğun olduğu dönemler seçilebilir ya da doktorla randevu saati gün içinde iş yükünün daha az olduğu zamanlara göre ayarlanabilir. Kimi zaman yıllık iznini tedaviye denk getiren hastalar da bulunmaktadır.Çalışma arkadaşları çocuk sahibi olma planlarına yönelik sorular sorabilir ve istemeden rahatsız edebilirler. Eğer bu tip soruların nasıl cevaplanacağına dair hazırlıklı olunursa, böyle bir durumla karşılaşmak çok daha az can yakıcı olur. Bu tip sorular çok baskı oluşturuyorsa, cevapları önceden prova etmek iyi bir fikir olabilir.Ofis içerisinde bebek sahibi olmakla ilgili birçok kutlama ya da ziyaretler olacaktın Birileri gebe kaldığını bildirecek, birileri doğum yapacaktır. Bu gibi durumlar üzücü olabilir. Tedavideki kişilerin bu tip tebrik ya da kutlamalara katılması beklenebilir. Hatta kişi bunu kendinden de bekleyebilir ve aksinin ayıp ya da yanlış olduğunu düşünebilir. Böyle haberler karşısında ya da böyle yerlere gidildiğinde nasıl hissettiğine dikkat etmeli kişi. Eğer kendini öfkeli, haksızlığa uğramış ya da yalnız hissediyorsa, bu duygular mutlaka negatif şekilde hayatına dönecektir. Kendini korumak adına böyle kutlamalara katılmamayı seçebilir ve sadece bir tebrik kartı ya da hediye yollayabilir.Doktoru aramak gerektiğinde işyerinde rahat konuşulabilecek kişisel bir alan bulamamak problem yaratabilir. Ya da kimi zaman tedavideki kişinin duygulan çok yoğunlaşabilir ve ağlamak ya da duygularını bir şekilde dışa vurmak isteyebilir.Böyle durumlarda, kendine ait bir alan bulmak önemlidir (tuvalet, kısa süreliğine ofis dışına çıkmak gibi). Duyguları görmezden gelmemek, fark etmek ve kişinin kendini rahatlatmasının yollarını bulması gerekiyor.
- Tedavi içinde birçok alanda stres yaşandığını öğrenmiş olduk. Bu stres tedaviyi nasıl etkiliyor, onu detaylı şekilde anlamak istiyorum. Ama belki onun öncesinde "stres" ne anlama geliyor, etki mekanizması nasıl çalışıyor, bunu da öğrenebilir miyiz?
- Bizi rahatsız eden bir durum olduğunda vücudumuzda bir dizi fiziksel reaksiyon olur Şu örnek üzerinden gidebiliriz. Gecenin 3'ünde evinizde huzur içinde uyurken, telefonunuz çalıyor ve siz uyanıp, ona cevap veriyorsunuz. Diyelim ki arayan kişi yanlış bir numara çevirmiş ve bu ortaya çıkıyor. Siz telefonu kapatıp yatağınıza geri dönüyorsunuz. Ortada sadece bir yanlışlık var; yani kötü bir haber almadınız ya da hayatınızı değiştirecek bir şey yaşamadınız
ama yine de yatağa doğru giderken bacaklarınızın titrediğini, nefes alışverişinizin kesik kesik olduğunu, kalbinizin çok hızlı çarptığını, buz kestiğinizi fark edebilirsiniz. Çünkü telefonun o saatte çalması ile birlikte vücudunuz "alarm" moduna geçti, "bir tehlike var" mesajını aldı ve zihin, bedene "kaç ya da savaş" emrini verdi. Bu emire göre beden ya savaşmaya ya da tehdit eden ortamdan hızla kaçmaya yönelir. Her iki durumda da kalp atışı hızlanır, kaslarımıza kan hücum eder. Kan basıncımız yükselir ve nefes alışverişimiz daha hızlı ve daha kısa olur; nefes nefese kalırız. Adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonları salgılarız. Bağışıklık sistemimiz ve sindirim sistemimiz bir süreliğine kapanır. Bu süreçte doğal bir ağrı kesici olan endorfin salgılanır. Tehlike ya da tehlike tehdidi geçtikten bir süre sonra bedenimiz normal düzenine geri döner.Kaç ya da savaş alarmının çalması için tehlikenin gerçek olması gerekmez. Bir tehlike tehdidi yeterlidir. "Ya kötü bir şey olursa" düşüncesi bu sistemi devreye sokmak için yeter de artar bile.
- "Kaç ya da savaş" alarmı, kısırlık tedavisindeki kadınları nasıl etkiliyor ?
- Tedavi içinde oldukları süre boyunca kadınlar (ya da çift) bu tehdidi üst üste yaşıyor. Yani "kaç ya da savaş" ilkesi üst üste ve uzun süre boyunca işliyor. Her doktor kontrolünde, her hormon ve kan testinde, her yumurta toplama ve embriyo transferi aşamasında ve her gebelik testi öncesinde. Sadece tedavinin aşamaları değil bu sistemi harekete geçiren. Sokakta hamile bir kadın görmek, bir arkadaşının hamile kaldığı haberini almak, adet görmek ya da insanların "ne zaman çocuk yapmayı düşünüyorsunuz" gibi sorularına maruz kalmak da bu sistemi harekete geçirebiliyor. Tarif ettiğimiz fiziksel reaksiyonları tekrar tekrar ve uzun bir zaman dilimi boyunca yaşıyor. Beden uzun bir süre normal düzenine geri dönemeyince, bazı kronik ağrılar (migren, sırt, boyun ağrıları gibi) oluşuyor, bağışıklık sisteminin işlevi zayıflıyor ve kişi hastalıklara daha açık hale geliyor. Uyku problemleri, kronik yorgunluk, sinirlilik ve cinsel isteksizlik gibi sorunlar açığa çıkıyor.
- Siz bu tip bedensel şikayetlere rastlıyor musunuz?
- En sık uykusuzluk problemine rastladığımı söyleyebilirim. Rahatlayamayan zihin bir türlü gevşeyip, uykuya geçemiyor çünkü. Bunun yanısıra baş ve sırt ağrılarına, cilt problemlerine (döküntü, egzama gibi), mide şikayetlerine de sık sık rastlıyoruz.
- En çok merak edilen konu stresin kısırlığa yol açıp-açmadığı...
- Bizler kısırlığın strese yol açtığını biliyoruz ama stresin kısırlığa etkisi ile ilgili farklı görüşler var. Eğer stresi sadece kaygı (endişe) diye tanımlarsak, o zaman kısırlık ve stres arasındaki bağlantı zayıflıyor Ama stresi kaygı, depresyon ve sosyal izolasyonun birarada yaşanması olarak tanımlarsak, o zaman stresin, doğurganlığı olumsuz yönde etkilediğini söyleyebiliriz.
- Depresyonla kısırlık arasında bir bağ olduğunu görüyoruz. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Neden depresyondaki bir kadının gebe kalma şansı daha düşük?
- Sanırım bunu doğanın kendini koruma mekanizması olarak görebiliriz. Depresyon teşhisi almış bir kadın kendine fiziksel ve duygusal olarak iyi bakamaz. Kendine bakamayan bir kadının bebeğine özenli bir şekilde bakması beklenemez. O yüzden, kısırlığı, depresyondaki kadının doğurganlığının azalarak, bebeğin gelmesini, kadının daha iyi hissettiği bir döneme ertelemesi olarak görebiliriz.Depresyonun tek başına kısırlığa yol açtığını söylemiyorum. Bu noktanın doğru anlaşılması çok önemli. Depresyon, doğurganlık ile ilgili zaten var olan bir sorunun (örneğin yumurta kalitesi gibi) daha da çoğalmasına yol açıyor ve tedavi sürecini olumsuz etkiliyor.
- Kişi depresyonda olup-olmadığını nasıl anlar?
- ASRM {American Society for Reproductive MediciMe)'nin kriterlerine göre aşağıda sıralanan belirtilerin içerisinde beş taneden daha fazlası en az iki haftadır devam etmekte ise depresyon tanısı koyulabilmektedir:
- Normalde yapılan aktivitelere ilgi kaybı.
- Süreklilik gösteren çökkün ruh hali.
- Ajitasyon ve anksiyete.
- Evlilikte anlaşmazlık yaşanması.
- Eşle, arkadaşlarla ve aile ile yaşanan gergin ilişkiler.
- Infertilite dışındaki bir konuya odaklanmakta zorlanma.
- Yüksek düzey kaygı.
- İşlerini tamamlamada zorlanma.
- Konsantre olmakta zorlanma.
- Uyku bozuklukları (uykuya dalmakta, uykuda kalmakta ya da uyanmakta zorlanma).
- İştahta ve kiloda değişim.
- Alkol ve sigara tüketiminde artış.
- Ölüm ve intihar düşünceleri.
- Sosyal çevreden uzaklaşmak.
- Süreklilik gösteren karamsarlık, suçluluk ve değersizlik duyguları.
- Süreklilik gösteren acı ve öfke duyguları.
- Depresyon tedavisi için tüp bebek tedavisi sürecinde antidepresan ilaçlar kullanılabilir mi? Bu ilaçların bebeğe zararı olmaz mı?
- Antidepresan ilaçların fetus üzerindeki etkisi ile ilgili net bulgular yok elimizde. O yüzden kadın çok şiddetli düzeyde bir depresyon yaşamadığı sürece bu tip ilaçların kullanımından kaçınılıyor. Çünkü dediğim gibi doğacak çocuk üzerindeki etkileri konusundaki araştırmalar tamamlanmış değil ve bu konuda araştırma yapmak da zor. Ancak var olan vakalar üzerinden gidiliyor.
- O zaman tüp bebek tedavisindeki bir kadına depresyonunu tedavi edecek bir ilaç reçetelenmemeli mi?
- Şunu önerebiliriz: Eğer tüp bebek tedavisine başlamayı düşünen kadın şiddetli bir depresyon yaşıyorsa, o zaman tedaviyi ertelemek ve bir psikiyatrisi eşliğinde antidepresan tedavisine başlamak daha uygun olacaktır. Çünkü böyle bir psikolojik yapı ile başlanan tüp bebek tedavisinin başarıya ulaşma şansının, kadının depresyonda olmadığı döneme kıyasla daha az olduğunu zaten biliyoruz. Eğer tedaviye başlamayı düşünen kadının depresyonu hafif ya da orta şiddette ise o zaman tüp bebek servisinde çalışan psikologdan randevu alması ve o merkezde var olan bireysel terapi ya da grup destek çalışmaları konusunda bilgi alıp, bu tedavi yöntemlerinden yararlanması yeterli olacaktır.
- Bugün her tüp bebek merkezinde psikolog var mı? Yani psikolojik desteğin yadsınamaz faydasının görüldüğü bu konuda hassasiyet ne oranda?
- Her ne kadar bu tedavinin psikolojik yönünün önemi gittikçe daha fazla kavransa da maalesef her tüp bebek merkezinde psikolog yok. Çünkü böyle bir zorunluluk yasal olarak getirilmedi. Bu alanda çalışan bir psikolog olarak, bunun önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum ve bu eksikliğin zaman içinde giderileceğini umuyorum.Çiftler, merkez seçimi yaparken bu kriteri gözönünde bulundurabilir ve hatta bir merkeze karar vermeden önce orada bulunan psikolog ile bir öngörüşme yapabilirler. Oradan alacakları yardımın neler olacağmı öğrenebilir ve seçim kriterlerine bu maddeyi de ekleyebilirler. Tedaviye başlamayı düşünen ya da doktor / merkez değiştirmeyi düşünen çiftlere, bu kriteri değerlendirmeleri içine almalarını tavsiye ederim.Eğer merkez ya da doktor zaten çoktan seçilmişse ve orada bir psikolog yoksa, o zaman bu konuda deneyim sahibi olan bir psikolog ile bağlantıya geçmek ve psikolog desteğini dışarıdan almak, tedavinin gidişine katkıda bulunmak için önerebileceğim bir adım olacaktır.
- Siz bir klinik psikolog olarak ne gibi psikolojik destek hizmetleri sunuyorsunuz?
- En ideal psikolojik destek, hastayı tedavinin daha başında, hatta karar verme aşamasında yakaladığımızda oluyor. Çünkü tedaviye karar verme döneminde çiftin kafası o kadar karışık oluyor ki onlara bu dönemde ulaşmak, çok daha kolay netleşmelerini ve sakinleşmelerini sağlıyor.Bu dönemin karmaşa içinde geçmesinin bir sebebi, etraftan duyulan ve bazen birbiriyle tutarlı olmayan tüp bebek haberleri, bilgileri. Tüp bebek tedavisi gündemde bir konu olduğu için her zaman yeni haberler duyuluyor ve kendi gündemi bebek yapmak olan kişilerin kulaklarına daha da çabuk geliyor; her türlü aslı olan ve olmayan söylenti. Algıda seçicilik mekanizması işliyor yani.Bu bilgi bombardımanı hem tedavi kararını zorlaştırabiliyor hem de sağlıksızlaştırıyor. Yani bazen hastalar olması gerekenden daha az ya da daha çok kaygı ile başlayabiliyorlar tedavilerine; eğer böyle kulaktan dolma bilgilerin varlığında hareket ederlerse. Bu duruma örnek, embriyoyu rahime yapıştırma yöntemi ile hamileliğin garantilenebileceğini bir yerlerden duymuş ve tedavi almak için gittiği klinikte hayal kırıklığı yaşamış bir hastamdır. Bu hayal kırıklığı sadece o deneyime has olarak kalmamış, tüm tüp bebek tedavisine ve tüm tüp bebek tedavisi yapan uzmanlara genellenmiş olarak yaşanmıştır. Böyle örnekler hastanın doktora ve tedaviye olan güvenini sarsıyor ve daha sonraki denemelerini de olumsuz etkiliyor.Hasta ile tedavinin başında karşılaştığımız zaman sahip olduğumuz diğer bir avantaj da şu: Tüp bebek tedavisinin sadece medikal aşamasını yürüten bir ekip olmadığını, aynı zamanda duygusal aşamada da yardımcı olacak bir uzmanın var olduğunu haber verebilmek. Böylece hasta hem medikal hem de psikolojik yönden desteklenmiş hissediyor kendim. Bir çeşit "güvenlik çemberi" içine alınmış oluyor. Tedaviye uyumu kolaylaştıran bir süreç bu.Tedavinin başında çift ile görüşüyorum. Onların geçmiş tedavi deneyimlerini, bunlardan duygusal anlamda nasıl etkilendiklerini, bu tedaviye başlarken nasıl bir ruh hali içinde olduklarını, tedaviden beklentilerini ve tedavi ile ilgili endişelerini, soru işaretlerini anlamaya çalışıyorum. Bu görüşme çerçevesinde eşlerin birbirleriyle ilişkilerini hem duyma hem de gözlemleme şansım yakalıyorum. Aralarında nasıl bir destek mekanizması var ya da ilişkinin doğası tedaviye yardımcı mı, yoksa engelleyici mi, bunları anlayabiliyorum. Aynı zamanda çiftin içinde yaşadığı çevre çift ile nasıl bir etkileşim halinde, çift gerekli desteği işlevsel yöntemlerle alabiliyor mu, yoksa buralarda tıkanıklıklar var mı, diye bakıyorum. Engelleyici unsurları saptadıktan sonra bu unsurlar ile ilgili nasıl bir çözüm yoluna gidilebileceğini konuşma şansına sahip oluyorum çift ile. Böylece ilk görüşmeler daha çok çiftin beni tanıması ve benim onları tanımam, ihtiyaçlarını kavramam, güven ilişkisinin kurulmasına yönelik adımların atılması ile yürüyor.İlerleyen dönemlerde sadece kadına yönelik seanslar yer alıyor. Özellikle çiftin birbirini desteklemesi konusunda sorun yaşanmadığı durumlarda, danışmanlığın odağı kadına dönüyor. Bunun sebebi hep bahsettiğim gibi ilaçları kullananın ve işlemlere tabi kalanın kadın olması. Gerekli olmadıkça eşinin katılmadığı seanslarda, kadının kendi geçmiş travmaları, içine doğduğu aile yapısı, taşıdığı ilişki kalıpları, tekrarlayan yaşam meseleleri üzerine konuşuyor ve annelik yolundaki psikolojik engebeleri ya da engellemeleri saptamaya başlıyoruz. Bu tabii ki psikolog ve hasta arasında güven ilişkisinin gelişmiş olmasını gerektiren ve de zaman isteyen bir süreç. O yüzden de kadını tedaviye başlamadan ne kadar önce seanslara alırsam, o kadar çok konu üzerine odaklanma ve halledilmemiş meseleler üzerine eğilme şansını yakalamış oluyorum.
A.F., psikolog ile yaptığı bireysel seanslardaki deneyimini şu şekilde aktarıyor:
Herhalde en önemlisi tamamen içini açıp, bütün korkularını, her şeyini bırakıp, öyle konuşabilmek psikologla. Yani beni eleştirir, bana kızar kaygıları olmadan. Kendini bırakabildiği anda o zaman kendi içiyle konuşmuş oluyor aslında insan. En büyük katkısı bu herhalde.
Şartların ideal olmadığı durumlarda, yani çifti sadece bir-iki kez görecek kadar kısıtlı vakit varsa, o zaman tedavinin psikolojik boyutu hakkında bilgi veren, geçecekleri aşamaları anlatan bir psiko-eğitimsel çalışma içinde oluyorum. Tedavinin onlarda yaşattığı ana stres konularını saptayarak ve sadece bu konulara odaklı kalarak çalışıyorum. Gerekiyorsa çeşitli rahatlama teknikleri gösteriyorum ve birlikte uyguluyoruz önce. Daha sonra evde kendi başlarına bunları nasıl yapabileceklerini anlatıyorum. Eğer bu görüşmeler sadece kadın ile gerçekleşmiş ise rahatlama ve nefes tekniklerini eşlerine de öğretmelerini öneriyorum. Çünkü unutmamak lazım ki tüp bebek tedavisi çiftler arasındaki bir ekip çalışmasını gerektiriyor.
1 | [2 | 3 | 4 | 5
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 622
Tarih: 17-04-2011, 16:27 | sıkça sorulan sorular3
Bankaya para yatırır gibi!
- Yani?
- Yumurta dondurulması bir şey değil, dondurduğumuz materyallerin çözüldükten sonra yaşayabilir olması önemli. Embriyoda da bu işi başarmıştık ama yumurtada başaramıyorduk. Çünkü yumurtanın içerisindeki, dondurduğumuz zaman, bu dondurma esnasında hani kışın buzullar olur saçaklardan sarkan, aynı şekilde bu buzullar gibi düşünün, buzdan iğneler tarzında birtakım oluşumlar oluyor ve yumurta hücresinin dışındaki kabuğunu delerek, yumurtanın dağılmasına neden oluyordu. Klasik spermi ve embriyoyu dondurduğumuz yöntemle dondurduğumuz yumurtaları (osit) çözdüğümüz zaman yaşama şansı yüzde 1-2 civarında kalıyordu. Yeni bulunan ve hızlıca dondurmayı sağlayan yöntemde, dondurup çözdüğümüz yumurtalarda yaşama şansı yaklaşık yüzde 90'larda. O zaman, şimdi birtakım teknikleri bir araya getirdiğimiz zaman bazı durumların da üstesinden gelebileceğiz. Örneğin herhangi bir ilaç kullanmaksızm üniversitede okuyan bir genç kızın yumurtalarını olgunlaştırıp, dondurmak mümkün. Çünkü embriyo dondurmada bir partnere (eşe) ihtiyaç var. Ülkemiz için resmi nikahlı bir çifte ihtiyaç var. Ama bu iki tekniğin bir araya geldiği durumlarda üniversitede okuyan bir kız, olgunlaşmamış yumurtalarını aldırıp, laboratuvar ortamında dondurulmuş bir şekilde saklayabilecek. Bankaya para yatırmak gibi düşünün bunu. İleride ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere saklatabilir. O zaman işte, kariyerini sonuna kadar götürebilir. Bebek sahibi olmaya hazır hissettiği yaşta, kendi yumurtaları ile gebe kalabilecek. Yine kitabın başında dedik ki, "Gebe kalmayı belirleyen faktör, yumurtalığın içerisindeki yumurtanın yaşı." Yani hanım 40 yaşındaysa, yumurtası da 40 yaşında demektir. Bu yüzden gebe kalması güç oluyor demiştik. Şimdi düşünün 21-22 yaşında dondurduğu, bankaya yatırdığı yumurtaları, 38 yaşma geldiğinde çocuk-sahibi olmasına yarayacak. Hem de aradan 16 yıl geçtikten sonra 22 yaşındaki kendi yumurtası ile gebe kalabiliyor. Bu işte tıbbın, verebildiği imkanlardan bir tanesi.
- Bu şekilde doğmuş bir bebek var mı?
- Henüz yok. Ama gerçekleşmesi yakın gibi gözüküyor. Elbette daha geliştirilmesi lazım.
- Gelecek bize başka neler getirecek?
- Yazımızın başında bir yerde kısaca değindik. Erkek spermine ihtiyaç olmaksızın gebe kalmak da mümkün olabilecek. Toplam 46 kromozomun yarısı anneden yarısı da babadan geliyor. Babanın sperminden elde edilen kromozom değil de başka bir hücresinden (somatik hücre) alman kromozomlarla da bunu gerçekleştirmek mümkün olacak. Bugün bu şekilde doğan bir bebek var mı derseniz, yanıtım, "Henüz yok" olur. Yalnız burada bilimin ve teknolojinin güvenli kullanımı çok önemli. Çünkü kötü niyetli insanların elinde bütün bu imkanların silaha dönüşmesi an meselesi. Dolly'nin kopyalanması sırasında basından takip etmiştik, hatırlayın. Bu şekilde binlerce Hitler yaratmak mümkün. Böyle bir teknolojinin kötü insanların eline geçmesini kimse arzu etmez. Denetim şart. Ama denetleyeceğiz diye, tıbbın gelişmesini de önlemek olmaz. Mesela yakm zamanda ABD'de kök hücre ile ilgili araştırmalara kısıtlama getirildi. Bizim ülkemizde ise tamamen durduruldu.
Kök hücre gelecek vaat ediyor
- Kök hücre bizlere ne tür bir gelecek vaat etti ya da etmedi?
- Hemen belirtmek istiyorum. Burada kastettiğim "embriyonik kök hücre." Çünkü bir de "erişkin kök hücre" var. Ben embriyodaki kök hücreden bahsediyorum. Çünkü embriyodaki kök hücrenin her türlü hücreyi geliştirme yeteneği var. Anneden bir tane yumurta, babadan bir tane sperm alıyoruz, bunları bir araya getirip döllenmelerini sağlıyoruz. Arkasından 2 hücre, 4 hücre, 8 hücre şeklinde artarak gidiyor. Başlangıçtaki her bir hücrenin, saç, göz, kalp, pankreas, deri gibi her organımızı ve bedenimizdeki en ince ayrıntıyı değiştirme yeteneği var. O hücreleri tedavi amacıyla kullanmak da mümkün. Birkaç sene önce Avustralya'da katıldığım bir toplantıda, bu hücrelerin kalp kası geliştirmek yönünde teşvik edildikleri açıklanmıştı. Yani kök hücreden kalp kası yapılması gerçekleştirilmişti. Hatta İstanbul'da bu yönde çalışan birtakım merkezler olduğunu biliyoruz. Bu hücreler, gelecekte, kalp krizi geçiren hastalardan tutun da, trafik kazası sonucu omuriliklerinden zarar gören ve felç olanlara, yanık hastalarından tutun da pankreası insülin üretemeyen şeker hastalarının tedavisine kadar pek çok önemli hastalığa çözüm olacak gibi görünüyor.
- İlk tüp bebek doğumundan bu yana tam 28 yıl geçti. Tüp bebek tedavisinde ne gibi gelişmeler yaşandı 1978'den bu yana?
- İlk tüp bebeğin doğumundan 1990'lı yıllara kadar kullandığımız aletlerde birtakım gelişmeler oldu. Bir de tecrübemiz arttı. Bu arada ilaç endüstrisi de gelişmeye devam etti. Önceden kullanmakta olduğumuz ilaçların hâlâ bir kısmını kullanıyoruz. Bu ilaçlar, menopoza girmiş bayanların idrarından elde ediliyordu. Elde edilmesinde ve saklanmasında birtakım zorluklarımız vardı. İlacın dozunu ayarlamada sorunlar yaşıyorduk. Hastaya ilacın üzerinde yazan dozu verip vermediğimizi bilmiyorduk. Kimi hastalar vermek istediğimiz dozdan daha fazlasıyla, kimileri ise vermek istediğimizden daha azıyla yetiniyordu. İlaçların elde edilmesi çok zordu. Menopoza girmiş kadının idrarından elde edildiği için yeterli doza ulaşmak için çok sayıda kadının idrarını toplamak gerekiyordu. Bütün bunları ortadan kaldırmak için yeni teknolojiler geliştirildi. Bazı hormonlar tıpkı tüp bebekte olduğu gibi laboratuvar ortamında üretildi. "Recombinant teknoloji" adını alan bu gelişme artık çok daha güvenli. Artık elimizde bu güçlüklerin tümüyle üstesinden gelmiş çok sayıda ilaç var. Verdiğiniz dozun gerçekten verdiğiniz doz olduğundan eminsiniz. Verdiğimiz dozdan eminiz ve bundan en büyük faydayı hastamız görüyor.
- İlaç tedavisinde doz aşımının zararı var mı?
- Bu tedavilerin birtakım istenmeyen etkileri de olabiliyor. Tüp Bebek tedavisinde 2 tane çok temel istenmeyen durum söz konusu. Bunlardan bir tanesi "çoğul gebelik" diğeriyse "yumurtalıkların aşırı uyarılması sendromu." Hedeflenen yararlarının yanında, infertilite tedavilerinin nadir de olsa gözlenebilen yan etkileri vardır. Yumurtlamanın uyarılması tedavisi sırasında hasta başarılı bir tedavi için çok yakından takip edilmelidir. Tedaviyi takip etmek için kullanılan yöntemler olan ultrasonografi ve hormonal takip, hekimin, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek yumurtalıkların aşırı uyarılması sendromunu (ovaryen hiperstimülasyon sendromu - OHSS) önleyebilmesi ve çoğul gebeliklerin önlenilmesi için önemli yararlar sağlar. Günümüzde tedavi protokollerinin hedefi, yalnızca gebe kalmayı sağlamak değil, çoğul gebelikleri ve OHSS'yi önlemek olarak da planlanmıştır. "Çoğul gebelik" son derece önemli bir konu. Ülkemiz için bence başlı başına bir problem. IVF konusunda yanlış anlaşılan bir şey var. Halk arasında sanki tüp bebek sonrasında çoğul gebelik normalmiş gibi bir durum ortaya çıktı. Burada da işte, medyanın iyilikleri yanında kötülüklerinden bahsetmek zorunda kalacağım: "Yaşasın! Konya'nın beşizleri oldu" diye bir haber ancak bence konuya hiç hakim olmayan bir muhabir tarafından yazılabilir. Çünkü insanda, tekil doğumun normal, çoğul doğumun anormal olduğunu hepimiz biliyoruz. Tüp bebekte birden daha fazla sayıda embriyo transfer etmemizin amacı, çoğul gebelik oluşturmak değil kadının gebe kalma ihtimalini artırmak.
Çoğul gebelik anormal bir durumdur
- Çoğul gebelikleri önlemek mümkün mü?
- Burada, her kliniğin kendi "implantasyon oranını" belirlemesi gerekiyor, "implantasyon oranı," transfer ettiğiniz embriyonun tutunma oranı demek. Bunu hesaplamak mümkün. Eğer kliniğin "implantasyon oranı" yüksekse o zaman, fazla sayıda embriyo transfer etmeye gerek yok. Son dönemde Sağlık Bakanlığı, 3'ten fazla embriyo transfer etmeyi de yasakladı. Ancak, bu ne kadar uygulanıyor doğrusu bilmiyorum. Bunun birtakım istisnai durumları bazı hastalar için elbette olacak. İstisnaları konuşmuyorum, genelden bahsediyorum.
- Çoğul gebeliklerde istenmeyen durumlar gelişiyor mu?
- Olmaz mı var tabii. İkiz gebelikte prematüre yani çocuğun yoğun bakım ihtiyacı hissetmesi oranı, tekil gebeliğe göre 2 kat artmış iken, üçüz gebelikte bu 5 kat artıyor. O zaman çok iyi düşünmemiz lazım. Çoğul gebelik, bazı bebeklerde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Yeni doğan yoğun bakım ünitelerinin gerekliliği ortaya çıkıyor. Yeni Doğan Yoğun Bakım Üniteleri kurmak da Tüp Bebek Merkezi kurmak kadar pahalı bir yatırım. Eğitimli ve tecrübeli personel çok önemli. Bu da ülkeye ekstra bir yük getiriyor işin doğrusu. Sonuç olarak "çoğul gebelik" için şunu söyleyebilirim: İki tane belki kabul edebiliriz. Çünkü annenin iki tane göğsü var çocuğu emzirebilmek için. İki tane kolu var çocuğu tutabilmek için. Ama ikizin üzerindeki çoğul gebeliklerde problem yaşanıyor.
- "Çoğul gebelik olursa, bunları, anne karnında gebelik ilerlemeden sonlandırmak mümkündür. Onun için biz çok sayıda embriyo transfer edelim. Gerekirse sonlandırırız" yaklaşımına ne diyeceksiniz?
- Bu her zaman için doğru bir yaklaşım değil. Çünkü eğer üçün üzerinde gebelik varsa, bunların mutlaka azaltılması öneriliyor. Mesele, üçüzden ikize indirmek kararının verilmesi. Tavsiye etmek ile mutlaka arasında bir fark var. Bu işlem, pek de masum olmayan bir işlem. Artı çiftlere, psikolojik olarak da birtakım yükler getirebilen bir işlem. Onun için hastalar embriyo transferi yapılırken, "Gebe kalayım da nasıl olursa olsun. Eğer çoğul gebelik olursa, nasıl olsa doktorum bir çaresine bakar" diye düşünüyorlar. Oysa çiftin daha önceden düşünüp kararlı gelmesinde fayda var. Çünkü biz ekip olarak hastaya, "Sizin şu kadar embriyonuz var. Sizin özellikleriniz göz önüne alındığında bu embriyolardan transfer edilmeye layık olan şu kadar tanesi var. Sizin yaş grubunuzda bizim kliniğimizin gebelik oranlarına ve tecrübemize göre, transfer edeceğimiz embriyo sayısı şu olmalı. İki tane transfer edersek gebe kalma oranınız şu kadar" gibi bir konuşma yapıyoruz. Hastalar bize itiraz edebiliyorlar ve hatta çoğul gebelik riskini dikkate almayabiliyorlar. Hastaların iyi yönlendirilmesi gerekiyor. Tabii son karar her zaman hastanındır.
Ailelere mesajlar
- Diyelim ki size tedavi olmak isteyen bir çift geldi. Tedavi başarılı oldu ve kadın gebe kaldı. Kontroller sonucu ikiz gebelik olduğu belirlendi. Diyelim ki kadın, "Sadece bir tanesini istiyorum" diye tutturdu. Ya da kocası çoğul gebeliğe itiraz ederek, "Bize iki tane fazla" dedi. Bebekleri bire indirme kararını nasıl alıyorsunuz?
- İkiden bire indirmek konusu çok tartışmalı. Çünkü ikiz bebekler, prematüre yoğun bakıma ihtiyaç duymaksızın yaşayabilen bebekler. Burada asıl problem ikinin üzerindekiler. Üçüzlerde belki bir yere kadar yoğun bakım gerektirmeden, gebeliğin sonuna kadar gelebiliyorlar ama üçün üzerindekiler çok problemli. Mutlaka yeni doğan yoğun bakımı olan ortamda doğmaları gerekiyor. Sağlıklarına kavuşamayanlar olabiliyor.
- Kadın ısrar ediyor diyelim ki. "Ancak bir tane bakabilirim" ya da, "Benim yaşım ancak bir taneyi kaldırabilir" diyor. Burada ne yapmak lazım?
- Bunlar tabii baştan konuşulması gereken şeyler. Hastanın kesinlikle böyle bir tavrı varsa, iki tane değil, tek bir embriyo transfer etmek gerekiyor. Ama hastaya o tek embriyodan bile ikiz gebelik olabilme ihtimali olduğunu da anlatmamız lazım.
- Hocam kulağımıza geliyor hep. "Tüp bebek dış gebeliği önlüyor" diyorlar. Doğru mu bu?
- Hayır, doğru değil. "Ben tüp bebek yaptırıyorum, embriyolar rahmin içerisine yerleşiyor. Nasıl olup da gidip tüpün içerisine yerleşir. Nasıl olur da dış gebelik olurum" ya da tam tersi düşünce, "Nasıl olsa rahmin içerisine yerleşiyor. Asla dış gebelik olmaz" düşüncesi yanlış. Tüp bebek, dış gebeliği önleyen bir yöntem değil. Bunun bilinmesinde fayda var.
- Topluma ve hekimlere ama en çok da kişinin kendisine sorumluluk düşüyor sanırım. Son sorum, insanlara umut vermemiz gerekiyor ki asla vazgeçmesinler. Bir kadın veya erkeğin, hayatının ileriki döneminde kısır olma ihtimalini kendi imkanlarıyla önlemesi mümkün mü?
- Bazı durumları önlemek mümkün. Bazılarını değil. Ama ailelerin dikkatli olmalarını gerektirecek birçok durum var. Küçük erkek çocuklarda görülen inmemiş testis sorunu. Önemli bir konu ve ailenin uyanık davranması lazım. Fark edilmesi halinde bir çocuk cerrahı tarafından ameliyatla indirilmesi ileride problem yaşanmasını önleyecektir. Kız çocuklarda ise sekonder seks karakterleri gelişmemiş ise, ailenin zaman kaybetmeden hekime başvurmalarında fayda var.
- Son yıllarda özellikle çocuk sahibi olamayan çiftlerin imdadına yetişen bir uygulama olarak tüp bebek tedavisi karşımıza çıkıyor. Tüp bebek tedavisine ne zaman ihtiyaç duyuluyor?
- Eğer kadının yaşı 3 5'ten genç ise ve çift bir yıldır çocuk yapmayı denediği halde gebelik gerçekleşmemiş ise, o zaman çiftin gerekli tetkikler için mutlaka bir kadın doğum doktoruna başvurması gerekiyor. 35 yaşın üzerindeki kadınlarda bu süre bir sene değil, altı ay. Yapılan tetkikler ile kadında, erkekte ya da her ikisinde doğal yolla çocuk sahibi olmanın önündeki engeller araştırılıyor. Bazen sebep tek taraflı (yani sadece erkekte ya da sadece kadında) oluyor. Bazı durumlarda ise engeller hem kadında hem de erkekte bulunuyor. Bunun yanısıra infertilite (kısırlık) tedavisi gören çiftlerin yaklaşık yüzde 15'inde sebebi bilinmeyen infertilite söz konusu. Yani yapılan tetkikler ne erkekte ne de kadında bir problem saptıyor ama yine de çift doğal yolla çocuk sahibi olamıyor. Bu durumda doktor ya önce aşılama yöntemini öneriyor çifte ya da direkt tüp bebek yöntemi öneriliyor.
- "Birincil" ve "ikincil" kısırlık diye kavramlar duyuyoruz. Bunları açıklar mısınız?
- Birincil (primer) ve ikincil (sekonder) olmak üzere iki tip kısırlık var. Primer kısırlıkta çift, doğal yolla çocuk sahibi olamamış ve olamıyor. O yüzden yardımcı üreme tekniklerine başvuruluyor; sekonder tipte ise çift (ya da kişi) daha önce doğal yolla çocuk sahibi olmuş ama artık ya doğal yolla gebelik yaşanmıyor ya da yaşansa bile gebelik kendiliğinden sonlanıyor. Bu durumda da yardımcı üreme tekniklerine ihtiyaç duyuluyor.
- "Doktorlar ya aşılama ya da tüp bebek yöntemine yönlendiriyor" dediniz. Öncelikle aşılama yöntemini anlatır mısınız?
- Aşdamaya, "inseminasyon" ya da "IUI" (Intra Uterin Insemination) deniyor. Eğer gebe kalamama durumu sperm ile ilgili bir faktörden kaynaklanıyor ise ve sperm faktörü şiddetli düzeyde seyretmiyor ise ve ayrıca kadının üreme organlarında ya da hormonlarında bir problem yok ise o zaman aşılama yöntemine başvuruluyor. Yani erkekten alman sperm laboratuvar ortamında yıkanıp, hazır hale getirildikten sonra kadının yumurtasının çatladığı dönemde rahimin içine atılıyor. Aşılama yönteminde müdahale tüp bebek yöntemine göre çok daha az.
- Tüp bebek yöntemi hakkında bilgi verir misiniz?
- Tüp bebek tedavisinde (IVF= In Vitro Fertilization) ise çok sayıda yumurta büyümesi için kadına çeşitli ilaçlar veriliyor. Yumurtalar iyice büyümüş ama çatlama gerçekleşmemiş iken anestezi altında toplanıyor. O sırada eşten sperm almıyor. Laboratuvar ortamında çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra seçilen sağlıklı spermlerin, sağlıklı yumurtaları döllemesi sağlanıyor: Döllenme gerçekleştiğinde laboratuvarda uygun koşullarda saklanarak, altı ve sekiz hücreli embriyoya bölünmesi bekleniyor. Üç-dört gün içinde sağlıklı embriyolar kadının rahmine transfer ediliyor. Görüldüğü gibi tüp bebek tedavisinde yumurta ve sperm üzerinde, onların orjinalliğini koruyacak ama en fazla verim alınacak şekilde daha çok müdahale gerçekleşiyor.Tüp bebek yöntemi, doğal yolla çocuk sahibi olmanın önündeki engelin sadece hafif düzeyde seyreden sperm faktörü ile ilgili olmadığı durumlarda geçerlidir. Örneğin sperm sayısının ciddi oranda az olduğu, kadının yumurtlama probleminin bulunduğu, rahimin yapısında anomalilerin yer aldığı, hormonel problemlerin var olduğu ya da hem kadın hem de erkek faktörünün birarada seyrettiği tablolarda uygulanır.
- Neden bazı çiftlerde aşılama yöntemi uygulanmadan direkt tüp bebek işlemi deneniyor?
- Eğer aşılama ile şans çok az ise ya da hiç yoksa, o zaman çiftin vakit kaybetmemesi için direkt tüp bebek tedavisi öneriliyor.
- Şöyle haberler okuyoruz gazetelerde: "Mucize bebek! Yıllardır çocuğu olmuyordu. Tüp bebek yöntemi ile 55 yaşında çocuk sahibi oldu" diye. O yaşta yumurta rezervleri yeterli midir ki? Bu konuda ne diyeceksiniz? Kafalardaki soru işaretlerini kaldıralım mı?
- Bu tip haberlerde bahsedilen, tüp bebek tedavisinde donasyon (yumurta, sperm ya da embriyo bağışı) yönteminin kullanılmış olmasıdır. Yani kadın, başka bir kadının yumurtasını kullanır ve bu yumurta ile tüp bebek tedavisi yapılır ve gebelik gerçekleştirilir.Donasyon yönteminin ülkemizde uygulanması yasal değildin O yüzden Türkiye sınırlarında bulunan tüm tüp bebek merkezlerinde, tedaviye gelen kadın ve erkeğin yumurta ve spermi kullanılıyor. Eğer yumurta ya da sperm üretimi bitmişse, o zaman çiftin tedavisi gerçekleşemiyor.
- İnfertilite (kısırlık) ülkemizde eskiye göre artış mı gösterdi? Yoksa daha önce vardı da bu kadar yazılıp çizilmiyor muydu?
- Buna net yanıt vermek için bilimsel bir araştırma tasarlamak lazım. Ben gözlemlerimi aktarabilirim sadece. Bazen bir şeyin tanısının konulabiliyor olması, onun artmış olduğu hissini yaratabilin Bir dönem hiperaktif çocuklar için konuşuldu bu durum. Eskiden sınıfta sadece yaramaz, haylaz çocuklar vardı, şimdi ise hiperaktif çocuklar vat Adı konulduğu ve tanımı yapıldığı zaman o kümeye kimleri yerleştireceğimize daha iyi karar veriyoruz. Bazı açılardan kısırlık tanısında da benzerlikler yaşanıyor. 1950'li ve 60'lı yıllara göre tanımı ve sebepleri bugün çok daha net. O yüzden kimler o kümede kimler değil, çok daha iyi ayırt edebiliyoruz. Bu da bazen toplumdaki kısırlık oranının artmış olduğu hissini uyandırabiliyor. Genç ve doğum yaşına gelmiş nüfus geçmişe göre daha fazla olduğu için kısırlık tedavisi ihtiyacında olanların sayısı eskiye göre daha fazla ama bu durum geçmişe oranın dramatik anlamda fazla olduğunu göstermiyor.Yurt dışındaki çalışmalar sadece tek bir yaş aralığında kısırlık oranının artmış olduğunu gösteriyor. O da 20-24 yaş. Bu yaştaki kadınlarda kısırlık oranının yüzde 4'ten yüzde 11'e çıktığı belirlenmiş. Araştırmayı tasarlayanlar (Diamond, Kezur, Meyers, Scharf ve Weinshel, 1999) bu artışı cinsel yolla bulaşan hastalıklara bağlamışlar.Kısırlığı toplumda daha görünür kılan diğer bir aşikar sebep ise üniversite yaşamı ve çalışma hayatı nedeni ile kadınların evlenmeyi ya da gebe kalmayı 30'lu yaşlarına ertelemeleri ile ilgili. Eskiden 30'una geldiğinde anneliği yaşamış olan kadınlar artık kariyerlerinde ilerlemek, iş hayatlarını sağlama almak, evin bütçesini çocuk için hazırlamak ya da evliliği bir düzene oturtabilmek gibi sebeplerden gebelik kararını erteliyor. Kadının yaşı ilerledikçe doğurganlığı azaldığı için de çiftler yardımcı üreme tekniklerine başvurmak zorunda kalıyor.
- Kısırlık oranları hakkında bir bilgi verebilir misiniz?
-Yaşa göre kısırlık oranlarına baktığımız zaman şöyle bir tablo çıkıyor ortaya:
yaş kısırlık yüzdesi
15-30 10
30-34 14
35-39 25-35
40 45
Gördüğünüz gibi kadının yaşı arttıkça, doğurganlığı azalıyor. Bu da toplumda tüp bebek hastası sayısının neden arttığını açıklıyor.
- Buradan da anlaşıldığı üzere yaş çok önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tüp bebek tedavisinin zamanlaması da oldukça önemli. Nasıl bir hareket planı seçilmeli?
- Tüp bebek tedavisinin zamanlaması çok önemli. Zamanlama konusunda "tarihsel zamanlama" ve "kadının psikolojik zamanlamasını ayrı ayrı dikkate almak gerekiyor.Bir yıldır denediği halde çocuk sahibi olamayan çiftlerin, en kısa zamanda bir kadın doğum uzmanına başvurmaları gerekir. Buna "tarihsel zamanlama" diyebiliriz. Ne olup bittiğini anlamak konusunda vakit kaybetmemek, doğal yolla çocuk sahibi olmak konusunda bir engelin olup-olmadığım anlamak ve bunun ne olduğunu ortaya çıkarmak, sonra da tedavi seçeneklerini belirlemek oldukça önemlidir.Bir de "kadının psikolojik zamanlaması" vardır. Çift, özellikle de kadın, var olan durumu, yani doğal yolla çocuk sahibi olmanın güçlüğünü ve tedavinin gerekliliğini henüz kabullenememiş ise kendi içinde bir karmaşa yaşıyor demektir. Bir tarafı bu tedavinin gereksiz olduğunu düşünürken, diğer tarafı bu tedavinin zorunlulukları altına giriyor. Bunu aynı anda hem evet hem de hayır demeye benzetebiliriz. Böyle bir durumda ortaya nasıl bir cevap çıkar? Kadın tedaviyi kabullenmediğinde yaşanan durum tam olarak böyle oluyor. Bu şartlarda kadm tedaviye tam adapte olamıyor ve bu durum tedavinin gidişatını olumsuz etkileyebiliyor.Kısaca doğru zamanlama, maddi şartları bir kenara bırakacak olursak, çiftin ama özellikle de kadının bu tedaviye ne kadar hazır olup olmadığı ile de çok ilişkilidir.
- Tedavide özellikle kadının hazır olması neden önemlidir?
- Çok basit. Çünkü doğal yolla çocuk sahibi olamama sebebi sperm ile ilgili olsa bile tüm tedavi kadının vücuduna uygulanıyor. Bu yüzden tedavinin gereklerini kadın çok daha birebir yaşıyor ve tabii ki de bu süreçten çok daha fazla etkileniyor.Yani erkek son derece istekli ve hazır hissederken, kadın böyle hissetmeyebilir. Bu noktada kadını zorlamak yerine, onun bu tedavi ile ilgili çekincelerine değinmek ve kadına zaman tanımak yerinde olacaktır. Bu konuda psikologların çok yardımı oluyor. Tedavi başlamadan birkaç ay öncesinde psikoterapi seanslarında, kadınlar tedaviye zihnen ve bedenen daha iyi hazırlanabiliyorlar.
- Tüp bebeğin zamanlama konusunda fiziksel şartları için neler söylemek istersiniz?
- Tüp bebek belli bir maliyeti olan bir tedavi. Bazı çiftler için kolaylıkla karşılanabilir bir meblağ iken bazı çiftler için zorlayıcı bir meblağ olabiliyor. Tedavinin bütçe hesabını tabii ki çiftlerin kendisi yapacak. Bizler sadece diğer yaşam şartları ile ilgili uyarıda bulunabiliriz. Özellikle çiftlere, tüp bebek tedavisi ile yaşamlarının başka alanlarındaki bir değişikliği aym zamana getirmemelerini öneririz; örneğin iş değişikliği ya da taşınma gibi. Çünkü tedavinin kendisi çiftin üzerinde önemli miktarda bir stres oluşturacağından, aynı zamanda meydana gelen büyük bir değişiklik bu stresin dozunu artıracaktır. Yaşamın dış şartlarının mümkün olduğunca sakin, sabit ve düzenli olduğu bir dönem seçilmesi daha iyi olacaktır.
- Geleneksel öğretilerden biri günün birinde evlenmek ve sonra da çocuk sahibi olmaktır. Peki çiftler kısırlık ile ilgili ilk haberi duydukları zaman neler yaşıyor? Örneklemeler yapabilir misiniz?
- İlk yaşanan tepki "şok" oluyor ve bununla birlikte "inkar" geliyor. Çünkü çocukluğumuzdan beri bize söylenen "okulumuzu bitirmek, evlenmek ve çocuk sahibi olmak". "Normal" olan bu. Yani topluma göre normal olan demek lazım. Şimdiye kadar her şeyi normal yapmışken, kadın ve erkek "bu anormal durum da nereden çıktı?" diye düşünüyor: Hatta saptamada bir yanlışlık olup-olmadığmı anlamak için başka doktorlara da gidiyorlar.Doğal yolla çocuk sahibi olamama fikrini kabullenmek bu işin en zor kısımlarından biri. Birçok çiftin ilk tüp bebek denemelerinde bu durumu hâlâ tam kabullenmemiş olduğunu görüyorum. Bazen hastalar şöyle şeyler diyorlar: "Doktor kendiliğinden gebe kalamayacağımı söyledi ama yine de geçen ay adetim gecikince çok umutlandım".
(A.F. 34 yaşında, iki kez aşılama ve üç kez tüp bebek tedavisi görmüş ama henüz çocuk sahibi olamamış bir hastamız. Yumurta gelişimi ile ilgili problem yaşıyor. İlk tüp bebek tedavisinden sonra benimle bireysel görüşmelere başladı ve daha sonra grup destek çalışmasına da katıldı. A.F. ile yaptığım görüşmelerden aldığım bazı notlara yer vereceğim zaman zaman.)
A.F.'nin, tedavinin gerekliliğini öğrendiği zaman yaşadıkları şöyle:
Bebek konusunda yaşadığımız sorunu kimseyle paylaşmak istemediğim için kimseye söylemediğimi hatırlıyorum. Sürekli internetten araştırmaya başladığımı biliyorum. Şu anda küçük bir jinekolog oldum. Aşılama sırasında umutlar devam etti benim için. Şunu çok iyi hatırlıyorum; bir yılı geçtikten sonra özellikle aşılamalardan sonraki ilk tüp bebek denemesine kadar; yani aslında benim yumurtamdaki problemi fark edene kadar bendeki umutlar hep devam etti. 0 yumurta gerçeğiyle 1. denemede karşılaştık. Nasıl diyeyim, gerçekten benim o acıyı ve hüznü hissetmem iki yılı buldu.
Eğer doğal yolla çocuk sahibi olma konusundaki engel kadına ait ise kimi kadınların bu durum karşısında kendilerini "anormal," "başarısız," "eksik," "yeterince kadın olamamış" hissettiklerini gözlemliyorum. Kadmlık-erkeklik meselesi ciddi şekilde devreye giriyor ve kriz yaşanan ana konulardan biri olabiliyor.A.F. doğal yolla çocuk sahibi olamama sebebinin kendi yumurtaları ile ilgili olduğunu anladıktan sonra yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:
Sonuçta gebelik yaşanmamasının sebebi bilinmezken de fena değilmiş yani. E olmadığı zaman neden olmuyoru da bir yerde açıklama yapmak zorundasınız. Benim yumurtamdan dolayı olmuyor. Tamam çok güzel, yani sonuçta Allah bir sebep verdi böyle olsun diye ama biten olacak-biimeyen olacak, çok müdahale olacak, çok laf olacak. Ne bileyim yani onlar can sıkıcı. Yine olmasaydı da sebep de bilinmiyor, biz de bilmiyoruz ki A!!ah vermedi, deseydik. Benim yumurtalarımda problem varo yüzden olmuyor demek biraz zor geliyor açıkçası.
- Biraz daha açar mısınız "kadınlık-erkeklik" meselesini?
- Geleneksel anlamda annelik tanımı ile kadınlık; babalık tanımı ile erkeklik çok içiçe girmiş durumda. İnfertilite problemi ortaya çıkmadan önce geleneksel kadm-erkek rollerine bürünmemiş olan çiftlerde bile, problemin teşhis edilmesi ile birlikte beliren bir konu "kadın olmak," "yeterince kadın olmak" ya da "yeterince erkek olmak". Çünkü toplumda kadın ya da erkek olmak üreyebilmek ile yakından bağdaştırılıyor. Bir kadının üreme kapasitesi ile ilgili sorun yaşanıyor ise o kadın, kendini yeterince kadın hissetmediğini söylemeye başlayabiliyor.
- Peki, eğer tüp bebek tedavisinin sebebi spermle ilgili ise yani erkeğe bağlı bir faktörden kaynaklanıyorsa, o zaman kadın nasıl hissediyor, ne hissediyor?
- İlginçtir ki çiftin tüp bebek tedavisinin sebebi erkeğe (sperme) bağlı bir faktör olsa dahi, kadınların bu tedavi içerisinde, kendi kadınlıkları ile ilgili yetersizlik duyguları yaşayabildiğini gözlemliyoruz: "Sorunun spermden kaynaklandığını bilsem de hamile kalamayan ve doğuramayan ben olduğum için tam bir kadın gibi hissedemiyorum," Erkek için ise durum farklı seyrediyor. Yani eğer tüp bebek tedavisi kadının üreme sistemindeki bir faktörden kaynaklanıyor ise erkek, kendi erkekliği ile ilgili yetersizlik duyguları yaşamıyor. Yaşadığı şey daha çok çaresizlik oluyor. Karısına yardımcı olamadığı, yaşanan krizi ortadan kaldıramadığı için.Erkekler sadece kendileri ile ilgili bir faktörden dolayı kısırlık tedavisi görüldüğünde, erkekliklerini ya da güçlerini sorguluyor oluyorlar. Yani eşini hamile bırakamamak bir erkeğin kendi erkeklik gücünü şiddetli şekilde sorgulamasına sebep oluyor.
- Doğal yolla çocuk sahibi olamama tehdid karşısında kadın ve erkek genel olarak nasıl bir duruş sergiliyor?
- Bu durum elbette çiftten çifte değişse de genel olarak şunu söyleyebiliriz: Erkekler de kadınlar gibi bir şok ve inkar dönemi geçiriyorlar. Burada kadınlardan farklı olarak erkekler duygularmı ortaya koymak yerine kendi içlerine dönmeyi tercih ediyorlar. Kadınlar bu durumu kendi arkadaşları ya da aileleri ile konuşma eğiliminde olurken, erkekler bu konudan daha az bahsediyor. Hatta genelde bir problem olduğunu ve artık bir doktora gitmek gerektiğim savunan önce kadın oluyor. Benim görüştüğüm çiftlerin bazılarında kadınlar bunun için erkekleri ikna etmek zorunda kalmışlar ve bu konuda eşleriyle çatışma yaşamışlardı. Tüp bebek tedavisi gerektiğini öğrenince daha az aceleci davranan taraf genelde erkekler oluyor yine. Kadınlar bu durumu "bir kriz var" olarak yaşamaya başladıklarında, yani bir problemin varlığını kabul ettiklerinde, erkekler henüz "daha oraya gelmemiş" olabiliyorlar. Erkeklerin daha ağırdan alan ve durumun varlığını inkara yakın tavırları kadınlara kızgınlık yaşatıyor tedavi sürecini zorlaştırıyor ve çiftin ilişkisinde çatışmalara yol açabiliyor.
- Erkeklere oranla neden kadınlar daha önce etkilenmeye başlıyor? Yani problemi neden daha önce fark ediyor?
- Genel olarak kadınların hamileliğe ilgileri erkeklerden daha fazla. Kadının geçmiş yıllara göre değişmiş olan toplumsal statüsüne rağmen, hâlâ annelik üzerindeki vurgu, babalık üzerindeki vurgudan daha baskın. Medya da bunun bir göstergesi ve uzantısı. Örneğin kadınlar için annelik, gebelik, çocuk bakımı dergileri varken; erkekler için böyle dergiler yapılmıyor ya da bu tip dergilerin okuyucuları erkekler olmuyor. Annelere yönelik dergilerde kısırlık konuları da ele alındığı için kadınlar bu konu ile daha fazla haşır neşir olmuş ve konu üzerinde daha fazla farkındalık sağlamış oluyorlar. Diğer bir sebep de annelik, gebelik gibi konuların kadınlar arasında, erkekler arasında konuşulduğundan çok daha sık konuşuluyor olması.
- Hiç tersi bir durumla karşılaştığınız oldu mu? Yani erkeğin tedaviye daha istekli ve aceleci olduğu, kadının daha ağırdan aldığı bir çift geldi mi karşınıza?
- Daha seyrek olmakla birlikte, evet karşılaştım tabii ki. Bu durumu da kendi içinde ikiye ayırıyorum ben: Birinci grupta kadın, çocuk konusunda isteksiz oluyor. Ona göre daha zamanı gelmemiş oluyor ya da kendini annelik ile özdeşleştirmekte güçlük çekiyor. Onun için annelikten daha öncelikli meseleler oluyor ama eş, bunları duymak istemiyor ve kadın gönülsüzce tedaviye başlıyor. Bizim toplumumuzda kadının "anne olmayı istemiyorum" diye açık açık söylemesi de kolay değil. Hem kendi çevresinde hem eşinin çevresinde bir sürü tepki ile karşılaşması mümkün, eğer isteksizliğini net şekilde ortaya koyarsa. Birinci grubu bu çiftler oluşturuyor.İkinci grup ise daha farklı ve bu gruba, ilk gruba kıyasla daha sık rastlıyorum. Burada üst üste çok kez deneme yapmış ve artık yorulmuş kadınlar var. Yoruldukları için de bu meseleyi kapatmak istiyorlar; çocuk olmayacağını kabul etme eğilimindeler ama eşlerinin yoğun çocuk arzularından dolayı, bunu açıkça ifade etmekte güçlük yaşıyorlar ya da ifade etseler de bu gönülsüzlükleri eşleri tarafından kabul görmüyor ve kendilerini yeniden bir tedavinin içinde daha buluyorlar.
- Kısırlık ile mücadelesi sırasında çiftlerin iletişimlerinde aksamalar olabiliyor o zaman?
- Genel olarak şöyle bir tablodan bahsetmek mümkün: Eşle E, kısırlık problemine yönelik kendi içlerinde hissettikleri olumsuz duygulardan birbirlerini korumak adına, iletişimlerini azaltma yoluna gidebiliyor, içlerine dönebiliyorlar: Ama maalesef iletişim kesilince destek alışverişi ve problem çözme imkanı da azalıyor.Buna ek olarak eşlerin tedaviye adapte olma hızlan da birbirlerinden farklı olabiliyor. Örneğin başarısız bir tedavi karşısında eşlerden biri yas tutarken, diğer eş buna hazır olmayabiliyor ve iki ayrı zeminde bulunan çift, iletişim konusunda bir senkronizasyon sorunu yaşıyor.Eşleri ile kısırlık sorununu ve tedavi sürecini konuşabilen kadınlar rahatlamış hissediyorlar; Fakat erkekler çoğu zaman bu tip krizleri konuşunca daha kötü hissettiklerinden ve eşlerinin de böyle hissedeceğini düşündüklerinden, sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Sessizliğin, stresli durumdan kendilerini koruyacağını umuyorlar. Bu durumun kadınlar tarafından anlaşılmasının güç olması, kadınları eşleri ile ilgili yanlış düşüncelere sevk ediyor; yani, eşlerinin çocuk istemediğine ya da kendileri kadar bu konuya önem vermediğine inanmaya eğilimli oluyorlar.Tedaviler gebelik ile sonuçlanmadığında dahi, erkeklerin aynı tavrı sürdürmesi, kadınların reddedilmiş ya da eşleri tarafından desteklenmiyor oldukları fikrini doğuruyor.Bazı erkekler, adet dönemi ve üreme ile ilgili konulan sadece kadın dünyasına ait buldukları için de kısırlık hakkında konuşmaktan çekiniyorlar.Bunun yanında, tabii ki paralel duygular yaşayan ve eşzamanlı hareket eden çiftler de var. Böyle bir durumda çiftler birbiri ile bir çatışma yaşamadan tedavi sürecine başlamış oluyorlar. Daha rahat bir başlangıç bu.
- Peki cinsel yaşam bu süreçten nasıl etkileniyor?
- Kısırlık problemi cinsel hayat üzerinde olumsuz etkiye sahip. Cinsellik sonucunda gebelik gerçekleşmedikçe, cinsellik başarısızlık hissi ile bağdaştırılıyor ve kaçınılan bir eylem halini alıyor. Ayrıca hamile kalmak amacıyla yapılan seks ayın belli günlerine sıkıştırıldığından, seks yaşamı spontanhğını kaybediyor. Mekanik ve tutkusuz bir hale dönüşüyor. Yani tüp bebek ya da her türlü kısırlık tedavisi cinsel hayatı bir dönemliğine bile olsa olumsuz etkiliyor.
- Etraftan hep duyuyoruz, "benim ikinci denemem, benim dördüncü denemem" Birçok kez deniyor çiftler. İlk denemede neden olmuyor acaba, diye bir soru geliyor akıllara. Bu konuda ne diyeceksiniz.
- Elbette ki ilk denemede çocuk sahibi olan birçok çift var. Bu çiftler, işin umut-hayal kırıklığı döngüsündeki hayal kırıklığı bölümünü yaşamadıkları için onların, tedavinin güçlüğü ya da psikolojik anlamda yıpratıcılığı ile ilgili anlatacak fazla şeyleri yok. Çünkü ilk seferinde hedeflerine ulaşmış oluyorlar. Tedavi hakkında daha fazla geçmişi ve yükü olan çiftler ise doğal olarak çok kez denemiş çiftler oluyor ve anlatacak çok daha fazla şeyleri oluyor bu tedavi hakkında.
- Yedi-sekiz kere ve hatta daha fazla sayıda deneme yapan çiftleri duyuyoruz. Ama artık vazgeçmek mi gerekir? Bu kadar çok kez denenmesinin altında yatan psikoloji ne olabilir?
- Öncelikle, kimlerin çok kez denemediğine bakacak olursak şunlan görüyoruz:Yaşı ilerlemiş olan çiftler, bazen çok kısa zamanda üst üste denemeler yapıyorlar ve kadının yaşı gebe kalmayı imkansız kılmadan önceki fırsatı değerlendirmek istiyorlar. Ama bazen de şunu ifade eden çiftler de oluyor: "Şansımızın bu yaşta çok az olduğunu biliyoruz ama sonradan pişman olmamak, keşke deneseydik dememek için bir kez denemeye karar verdik". Bu tip çiftler üst üste denemeler yapmıyor.Anne-baba olmak konusunda fazla istekli olmayan çiftler üst üste deneme konusunda ısrarcı olmuyor.Eşlerden birinin çocuk sahibi olmasının imkansız olduğu ortaya çıktığı (örneğin, erkekte hiç canlı sperm hücresi bulunamaması) durumlarda.Çok kez denenmesinin birçok psikolojik sebebi var: Öncelikle çift umut etmeyi bıraktığında yaşanacak kayıp ve yas duygusu çifti korkutuyor. Ama ilk denemede istenen sonuç alınmadığında "nasıl olsa bir daha deneyeceğim" demek çifti güvende hissettiriyor; kayıp ve yas duygusundan kaçışı böyle sağlıyor.Bir de ilk iki-üç denemeden sonra çiftler bu kadar emek, para ve zamanın karşılığını almak istiyorlar ve karşılığını alacaklarına inanarak, devam etme eğiliminde oluyorlar. Bazen bu durum takıntılı bir hal alabiliyor. Yani hedef anne-baba olmak ya da çocuklu bir aile olmaktan çok, tedavinin gebelikle sonuçlanması oluyor. Önemli olan sadece gebeliğin tetkik edildiği kan testinin pozitif çıkması olabiliyor.Altı kere tüp bebek tedavisi denemiş ama hiçbirinde pozitif gebelik sonucu alamamış bir hastam, "bir kerecik gebe kalsam da sonra düşse razıyım, hiç yaşayamadım gebe olmak nasıl bir duygu" demişti. Bu cümle bile birkaç denemeden sonra odağın anne-baba olmaktan çok, tedaviyi başarmaya kaydığını gösterebiliyor.Bir buçuk yıl içinde iki kez aşılama ve üç kez tüp bebek tedavisi denemiş olan A.F.'nin bu konudaki tecrübesi ise şöyle:
Denemeler arasında çok da zaman vermedik. Bende, yenilen pehlivan güreşe doymaz, şeklinde bir şey oldu. iki aşılama, üç tüp bebek kaç zaman içerisinde oldu? Bir buçuk yıl içerisinde. Bir buçuk yıl içerisinde iki aşılama üç tüp bebek çok fazla aslında, ilk tüp bebekten sonra yumurtanın bir şokunu yaşadık. Ama onu belki bu aya mahsus bir şey canım bir dahaki daha iyi olur diye düşündüm. Öyle bir umut vardı, ikinci denemede de iki tane yumurta oluştu. Ama bir tanesinin gelişimi biraz azdı ama yumurta kalitesi iyiydi, ondan çok umutluyduk. Kimyasal gebelik oluştu. Yine de daha bir umut vermişti kimyasal gebelik olayı. Hâlâ umut içerisindeyim zaten. Demek ki vücudum o kadar da dış etkenlere tepkisiz değil demiştim. İkincinin verdiği umutla üçüncü deneme oldu ama çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Bu sefer de "menopoza girene kadar deneyeceğim" fikrine döndü bu bende. Allah ömür verdi deneyeceğim işte. Yumurtam bitene kadar. Böyle diyorum ama bir taraftan da hâlâ gerçekten olur olur, benim çocuğum olur hissi de var içimde.
- Odağın tedaviyi başarmaya kayması ne demek ? Bunu tam olarak açar mısınız?
- Aslında şu demek yalın şekli ile: "Bu kadar emek sarf ediyoruz, karşılığım almalıyız" ya da "ben bu süreci kontrol edebilmeli ve sonuç üzerinde etki sahibi olabilmeliyim" ya da "herkesin kolayca yapabildiğini ben bu kadar çabaya rağmen niye yapamıyorum?"
Bunlar ve benzeri düşünce kalıplan, tüp bebek tedavisini yapabilme-yapamama meselesine dönüştürebiliyor ve hastalar çocuk sahibi olamamayı, kendi başarısızlıkları olarak yaşayabiliyorlar. Bu başarısızlık duygusunu kabul etmektense, denemeye devam etmek ve çocuk yapmayı en sonunda "başarmak," ana hedef haline gelebiliyor.
- Tedavi üstüne tedavi, deneme üstüne deneme. Nasıl bir duygusal süreç izliyor çifti? Hep aynı motivasyonda kalabiliyorlar mı?
- Çiftler ilk başta tedaviye son derece dahil oluyorlar. Çıkan sorunları aşmaya, problemleri çözmeye odaklı oluyorlar Ama deneme sayısı arttıkça, sosyal hayatları küçülüp, keyif aldıkları aktivitelerin sayısı azaldıkça, hissizlik ve enerjisizlik görüyoruz çiftlerde. Kendi duygularını tam olarak hissedemiyorlar; pozitif ya da negatif duygu fark etmez, hepsinde bir uyuşma gerçekleşiyor. Genel olarak aslında yaşam enerjileri azalıyor. Bu durumda hastalara kısırlık tedavisinin sonsuza kadar sürmeyeceğini, zaman ile kısıtlı olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Şu anda onlara çok uzak görünse bile bu iniş-çıkışlar bir şekilde son bulacak ve bir netlik olacak yaşamlarında. Yaşamları yeniden enerjik hale dönebilecek.
- "Kısırlıktan şüphe edildiğinde zaman kaybetmeden tetkik yaptırmalı ve çift hazır hisseder hissetmez ilk denemeyi uygulamalı" dediniz. Peki, ikinci ya da üçüncü denemelerde zamanlama nasıl olmalı?
- Zaten tıbbi olarak en az üç ay ara vermek gerekiyor, iki tedavi arasında. Bu minimum gerekliliğin yanı sıra
kadının kendisine sorması gereken önemli bir soru var: "Aynı yolu yürümeye tekrar hazır mıyım?" Bu soruyu tabii ki erkek de sormalı kendine ama ilaçlardan ve yapılan işlemlerden kadın bedeni etkilendiği için erkek hazır hissetse bile, kadın kendini hazır hissetmediği sürece tedaviye başlamak akıllıca olmaz. Tabii ki zamanlama ile ilgili olarak mutlaka doktorun tavisyelerine de kulak vermek lazım. Benim demek istediğim bazen tıbben durum uygun olsa da çiftin ya da eşlerden birinin psikolojik olarak hazır olmaması tedaviye olumsuz katkıda bulunacaktır.Bu noktada benim çok sık rastladığım bir durumdan bahsetmek istiyorum: Bazen eşlerden biri çocuğu o kadar çok istiyor ve o kadar çok bu konuya odaklanıyor ki diğer eş henüz bu tedaviye hazır olmadığını söyleyemiyor. Çifti birarada aldığım görüşmelerde ortaya çıkmayan bu durum, eşleri bireysel olarak gördüğüm seanslarda ele verebiliyor kendini ancak. Hazır hissetmeyen eş suçluluk hisleri ile itiraf ediyor bunu ve eşine söylemeye çekindiğini açıklıyor.
Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi zihnimiz bir şeye aynı anda hem evet hem hayır derse, ortaya sağlıklı bir sonuç çıkmaz. Yani zihniniz tüp bebek tedavisine aynı anda hem evet hem de hayır diyor. Bedeniniz, zihninizin bu tepkisine nasıl cevap verecektir? Hangi doğrultuda yol alacaktır? Kendini nasıl bir sonuca hazırlayacaktır? Zihninizin hangi komutuna göre hareket edecektir? Tedavi sonucunda bir gebelik oluşsa bile, bu ikilemli durum gebelik sürecine nasıl yansıyacaktır?
Bu noktada hastaları önce kendilerine sonra eşlerine karşı dürüst olmak konusunda yüreklendirmeye çalışıyorum. Kendi içimizden geleni yapmakla ("istiyorum"), yapmamız gerekeni yapmak ("istemeliyim") arasındaki farkın önemini anlatmaya çalışıyorum.
- Bize de bahseder misiniz bu farklar nasıl oluyor?
- Tabii ki. "İstiyorum" içimizden gelen sestir; "istemeliyim" ise dışarıdan gelen ses. Bunu bir-iki örnek üzerinden açıklayayım. En basit açıklamayı yemek üzerinden yapabilirim. Acıktığımız zaman içerideki sesi duyuyoruzdur. Bize, "yemek yemek istiyorum" der. O sırada bir hamburgercinin önünden geçiyorsak, dışarıya yayılan koku bizi cezbeder ve içeriye davet eder. Büyük bir iştahla yemek yeriz ve mutlu hissederiz. Kamınız tam doymuş iken yakında oturan annemiz arasa ve "senin en sevdiğin yemeği yaptım, çok yoruldum, hadi hemen gel birlikte yiyelim" dese ve orada siz "gitmezsem annem çok gücenir, az da olsa yemeliyim" derseniz, kendi istediğiniz şeyi değil, sevdiğiniz birini kırmamak adına başkasının istediği bir şeyi yapıyorsunuzdur. Hamburgeri büyük iştahla yerken, annenizin yemeğini iştahsız bir şekilde yersiniz. Sonuçta da fazla yediğiniz için mideniz rahatsız olabilir ve hazım problemleri yaşayabilirsiniz. İki durum arasmdaki fark, hem yemek yerken yaşadığımız süreci (yemek yeme keyfi) etkilemiştir hem de sonucu etkilemiştir (doymak ve mide fesadı geçirmek). Yani isteyerek yapılan eylem ile yapılması gerekli olduğu düşünülen eylemin hem süreçleri hem sonuçlan birbirinden farklı olacaktır.Bu örneği tüp bebek tedavisi üzerinden geliştirelim: Diyelim ki kadın henüz tedaviye hazır değil ama herkes benden çocuk bekliyor düşüncesi ile bunu dışa yansıtamıyor ve hem etrafını hem de kendini istediğine inandırıyor. Bu şekilde tedaviye başlanıyor. Tedavi içinde olunan her iğne, yapılan her işlem kadına zor gelmeye başlıyor. Çünkü bu sürece niye girdiğini tam bilmediğinden, olanlara sadece katlanmak "zorunda" kalıyor. Yumurta takibindeki hastaneye gidiş gelişler için zaman ve enerji bulmak keyiften çok zorunluluk oluyor. Oysa gerçekten bu tedaviyi isteyen bir kadın için yumurta takibi aşaması heyecanla beklediği bir randevu olur; alması gereken ilaçları ve olması gereken iğneleri, kendine yarayacağını düşünerek, keyifle ya da en azından istekle kabul eder. Süre ilk kadına uzun görünürken, ikinci kadına kısa görünebilir. İlk kadına ilaçlar yan etkiler yaparken ve rahatsızlık verirken, ikinci kadına vermez. İlk kadın işlemlere ürkeklik ile girerken, ikinci kadın heyecan ve istekle girer. Çünkü hedefine ulaşmak için bu yollardan geçmesi gerektiğini çoktan kabullenmiştir. Tek endişesi bu yolda düzgün yürüyüp yürüyemediği, yolun hakkım verip veremediğidir. Eğer tedavinin sonucunda gebelik gerçekleşmez ise hayal kırıklığı yaşayacaktır. Ancak geriye dönüp tedavideki kendini düşündüğünde, içi yine de rahat olacaktır. Çünkü tedavinin gereklerini isteyerek ve kabullenerek yerine getirmiştir. İlk kadın ise böyle bir durumda kafasında şu soru işareti ile dolaşacaktır: "Gereğini yerine getirdim mi? Yeterince istemedim mi? Bir şeyi eksik mi yaptım, yanlış mı yaptım?" Bu gibi sorular tedavinin sonucunda yaşanan hayal kırıklığına başka zorlayıcı duyguların katılmasına da sebep olur. Bunların başında da suçluluk duygusu gelir. Kabaca "içeriden ve gerçekten istemek" ile "istiyormuş gibi yapmak" arasındaki farkı böyle özetleyebilirim.
- Anladığım kadarı ile tedaviye hazır olmamak tedavi sürecinin nasıl yaşandığını da etkiliyor.
- Evet üstelik sadece kadının kendisi değil çevresi de fena halde etkileniyor bu durumdan. En başta da eş. Kadın bu şartlarda daha hırçın ya da daha kırılgan olabiliyor. Erkek alttan almaya çalışıyor ama kendi sınırlarının zorlandığını hissediyor. Kadına nasıl yaklaşması gerektiğini bilemiyor. Bunu bilemediği için de kadından uzak durmaya çalışıyor ama o zaman kadın eşine karşı daha da çok kızgınlık yaşıyor ve hırçınlığı artıyor. İlişki kısır bir döngüye giriyor ve taraflar bu döngünün nasıl birdenbire oluştuğunun farkına varamadıkları için buradan nasıl çıkacaklarım da bilemiyorlar. Tedavi bitince rahat edeceklerini düşünüyorlar. Tüm suçu tedaviye atıyorlar. Bir keresinde görüştüğüm çiftlerden birinde kadın tuvalete gitmek için odadan çıkar çıkmaz, adam kızgınlık ve yorgunlukla "bu artık son denememiz, başka da olmayacak. Bütün iğneleri o oluyor diye bana devamlı kızgm. Daha fazla kaldıramayacağım" dedi.Oysa bu tedavi içerisinde bütünlüğünü, uyumunu ve ilişkisini koruyabilen çiftler de var. Mesele çiftin, ama özellikle de kadının, tedavinin gerçeğini ne kadar kabullenmiş olup-olmadığı ve bu gerçekle birlikte çocuk isteğine sahip çıkabilme azmi ile ilgili.Aslında kısaca tedavinin gerçeğini bilmeden, tedaviyi kabullenmek zor. Tedaviyi kabullenmeden, tedaviyi istemek zor ve tedaviyi istemeden, tedaviden yararlanmak zor. İşin özü bu.
- Bu tedaviye hazır olup-olmamak tedavinin sonucunu da etkiler mi?
- Bu çok önemli ve herkesin merak ettiği bir soru.Benim mesleki tecrübem ve klinik gözlemim etkilediği yönünde. Bunu destekleyen birçok araştırma da var. Ankara GATA'da 2007 yılında yapılmış olan bir çalışmada embriyo transferi öncesinde kadınlara belli testler verilmiş ve duygusal olarak ne kadar stres altında oldukları saptanmış. Daha sonra tedavi sonucunda gebe kalan ve kalamayan grubun test skorları birbiri ile karşılaştırılmış ve gebe kalmayan grubun daha fazla duygusal stres altında olduğu görülmüş {Karlıdere ve ark.).Bu araştırma şunu ortaya koyuyor: Tedaviye başlayan kadın ne kadar fazla stres altında ise tedavinin başarı şansı o kadar riske giriyor.Burada biyolojik faktörlerin önemini tabii ki yadsıyamayız. Örneğin doğumdan gelen rahim ya da yumurtalık anomalileri, kadının gebe kalma şansını düşürüyor ve tüp bebek tedavisinin de başarısını etkiliyor. Böyle bir durumda tedavi başarısızlığını sadece strese bağlamak çok akılcı olmaz ama aksaklıkların tedavi ile büyük ölçüde giderildiği durumlarda ya da sebebi bilinmeyen kısırlık durumlarında ve aslında tedavinin çok iyi ilerlediği ama gebelik ile sonuçlanmayan vakalarda stres faktörüne mutlaka göz atmak gerekiyor.Kısaca, stres tek başına tedaviyi başarısız kılmıyor belki ama başarıyı azaltan faktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
- Peki bir kadın bu tedaviye hazır olup-olmadığını nasıl anlar?
- Burada en ayırt edici yöntem "korku ya da endişe" duygusunun ağırlığı ile "heyecan ve istek" duygusunun ağırlığını karşılaştırmak olur. Eğer kaygı, endişe ve korku gibi duygulan, heyecan ve arzunun açık ara farkla önüne geçmekteyse, o zaman kadının tedavi için hazır olmadığını söyleyebiliriz.Halk arasında bazen heyecan ve kaygı eşanlamlı gibi kullanılsa da bunlar tamamen farklı duygular. Önce bunu açıklamak istiyorum: Kaygı, endişe, evham anlamlarına gelir. Sınava girmeden önce kaygılanırız. Negatif bir durumla karşılaşma ihtimali söz konusudur kaygıda. Sınavda başarısız olmak gibi. Heyecan ise farklıdır. Örneğin, tatile çıkmadan önce heyecanlanmak, yeni bir ülkeyi görmeye giderken heyecanlanmak, uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşı ziyaret ederken heyecanlanmak gibi. Burada bir durum öncesinde hissettiğimiz sevinç ve sabırsızlık hissi söz konusudur: Tabii bazen heyecan ve kaygı birarada yaşanabilir. Kadınlar doğuma girerken bu iki duyguyu birarada yaşayabilirler. Doğum kolay olacak mı düşüncesinin yarattığı kaygı ile bebeğin geliyor olmasının heyecanı birbirine karışır.Tedaviye başlayan her kadında ya da çiftte, hem "endişe" hem "heyecan" duygusu birarada bulunur. Hatta ilk deneme gebelikle sonuçlanmamış ise kaygı duygusunun daha ön plana çıkması da gayet normaldir.
- "Kaygı" duygusundan çok sık bahsettiniz. Belli ki bu tedavi içinde hissedilen temel duygulardan biri. Kişide bu duygu nasıl oluşuyor anlatır mısınız?
- Kaygı duygusu kaygı dolu düşüncelerden doğar. Tüp bebek tedavisine başlayan kadın, kafasından sıklıkla geçen düşünceleri yakalarsa, kendi duygusunu da yakalamış olur.Eğer düşünceleri çoğunlukla şunlar gibiyse, o zaman tedavideki kişinin kaygı seviyesinin son derece yüksek olduğunu ve kaygısının, isteğini gölgelemekte olduğunu söyleyebiliriz:
"Bence benim şansım çok düşük. Olsa ilkinde olurdu."
"Teyzemin kızı da yaptırdı, tutmadı. Benim de tutmaz."
"Bu yaşadıklarım geçmişteki hatalarımın cezası."
"Benim dışımda herkes gebe kaldı, bir ben kalamadım. Benim kısmetimde yok galiba."
"Herkesin olur, benim olmaz. Benim zaten hayatta istediklerim hiç gerçekleşmedi."
"Az önce öğrendim 25 yaşında gencecik kız gebe kakmamış, ben 36 yaşındayım. Ben mi kalacağım?"
Buna benzer düşüncelerin zihinden geçmesi normal ama sıklığı ve yoğunluğu önemli.
Tedaviyi düşünen kadın kendine şu soruları sorabilir:
- Tüp bebek tedavisine başladığımı düşündüğüm zaman kaygı seviyem 100 üzerinden kaç? (en yüksek puanın 100 olduğu bir ölçekte kaygıma kaç puan veririm?)
- Tüp bebek tedavisine başladığımı düşündüğüm zaman heyecan ve arzu seviyem 100 üzerinden kaç? (en yüksek puanın 100 olduğu bir ölçekte heyecanımaarzuma kaç puan veririm?)
Eğer kişinin kaygı puanı 90 iken, heyecan-arzu puanı 30 ise, o zaman kaygı ile arzu arasında çok fazla fark olduğunu söyleyebilir ve bu kişinin tedavi içinde karamsar ve kendine hizmet etmeyen düşünceler içinde olacağını öngörebiliriz. Bu durum hem tedavi sürecini hem de sonucunu olumsuz etkileyebilir.Bu durumda kadın, tedavi sürecine ne kadar hazır olduğunu, gerçekten bunu şimdi yapmak isteyip-istemediğini kendine sormalı. Şimdi ya da daha sonraki bir zamanda başlayacak tedavi için mutlaka konunun uzmanı bir psikolog ile temasa geçip, tedaviye psikolojik olarak hazırlanmak adına yardım almalı.
- Kaygı ve arzu duygularının oram yol gösterici oluyor o zaman. Bunun dışında başka yol göstericiler de var mı? Kadınlar hazır olup-olmadıklarını daha başka nasıl anlayabilirler?
- Tedaviye başlayan kişi aşağıdaki durumların çoğu ile kendini özdeşleştiriyorsa, iki durumdan kuşkulanabiliriz: Ya tedavi için doğru zaman gelmemiştir ya da kişinin kaygısı isteğini gölgeleyecek kadar yüksektir.
- İğneleri olurken, ilaçları alırken 'off, yine mi!' diyorum.
- Bir yolunu bulup, doktor ile randevumu ekmek istiyorum.
- Doktoran benimle ilgili anlattıklarını anlamıyorum.
- Doktorun benimle ilgili anlattıklarına güvenmiyorum.
- Muayene sırasını bekleyen tüm kadınlar için çok üzülüyorum; şanssız olduklarını düşünüyorum.
- (Alkol ya da sigara kullananlar) Tedavi içinde sigarayı azaltmak çok zor geliyor; arada sırada içerim.
- Kayınvalidem (eşim ya da başkası) ısrar etmeseydi, tedavi olmazdım.
- Aklım hep tedavinin başarısız olacağı noktasına takılı. Başka bir şey düşünemiyorum.
- Etrafımdakilerin (bilen ve güvendiğim insanlar) bu konu ile ilgili soru sorması ve bu konuyu açması beni rahatsız ediyor. Bu konuyu düşünmek ya da konuşmak istemiyorum.
- Gebe kaldığımı hayal edemiyorum. Kendimi öyle düşünemiyorum.
- Doktoruma karşı kızgınlık hissediyorum; tüm tüp bebek servisine karşı kızgınım.
- Anne olmak için çok yaşlı (ya da çok beceriksiz vs.) olduğumu düşünüyorum.
- Kocamdan çocuk isteyip-istemediğime emin değilim. Aslında ilişkimizde sorun var.
- Tedaviye harcadığımız para için üzülüyorum. Onunla daha güzel şeyler yapabilirdik.
Bu cümlelerin çoğu ile aynı fikirde olan bir kadının tam anlamıyla hazır olduğundan bahsedemeyiz.
- Diyelim ki bunu okuyan bir kadın, cümlelerin çoğu ile aynı fikirde olduğunu fark etti. O zaman ne olacak?
- Birincisi ve en önemlisi hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını kabul edecek. Eğer bir kadın böyle hissediyor ve düşünüyorsa, bununla ilgili sebepleri var demektir. Yani kendini yargılamak yerine, öncelikle duygusunu kabul etmeli kadın ve bu konuda kendine karşı olabildiğince dürüst ve şeffaf olmalı.
Şöyle başlayan cümleler kurabilir:
"Kendime itiraf ediyorum ki............ "
Burada noktalı yerlere birçok şey gelebilir. Örneğin, "artık bu tedaviden çok sıkıldım" ya da "eşim ısrar etmese ben burada bırakırım bu işi" ya da "artık kendimi hiçbir şey arzu edemeyecek kadar tükenmiş hissediyorum" ya da "eşime, ailesine, doktoruma ve hatta kendime bile kızgınım ve artık denemek ya da tedaviye uyum göstermek istemiyorum." Bu itiraflar, öncelikle kendini anlamayı ve daha sonra kabulu getiriyor. Kabul gerilim ve çatışmayı yok ediyor. Kabulun olduğu yerde çelişki ve çatışma var olamaz.Kabul gerçekten yaşandıktan sonra ise kişi ne yapmak, hangi yöne gitmek istediğini daha iyi görebiliyor. Düşüncelerini bulandıran çatışmalı hisler kayboluyor ve görüşü daha netleşiyor. O zaman şu cümleler başlıyor:
" Aslında ben.......... istiyorum/düşünüyorum "
Bu süreci kişinin tek başına yaşaması hiç kolay değil. Burada bir psikolog ile birlikte yolculuk etmek, işi hem kolaylaştırıyor hem de hızlandırıyor.
- Gelelim çevre konusuna. Sizce tedavi konusunda çevreden bir baskı oluyor mu? Yaptır ya da yaptırma gibi?
- Çiftin geldiği sosyokültürel düzeye göre farklılık gösteriyor bu mesele. Şehirli, yüksek öğrenim görmüş ve tedavi masrafını kendi karşılayabilen çiftlere bu konuda bir baskı gelmiyor. Sorun daha çok maddi olarak çevresine bağımlı olan ve tedavi masrafı konusunda kendi başına hareket edemeyen çiftlerde ortaya çıkıyor.
- Burada tüp bebek tedavisine toplumsal bakış da devreye giriyor olmalı, değil mi?
- Aynen öyle. Yüksek sosyo-kültürel düzeyde bu tedavinin ne olduğu biliniyor, bilinmese bile araştırılıp, öğreniliyor. Düşük sosyo-kültürel düzeyde ise kimi zaman bu konuda kafa karışıklığı yaşandığım görüyoruz. Böyle bir tedavi yöntemini caiz bulmayan bir kesim var. Bu kesim tedaviye yanaşmadığı için onlarla zaten kliniklerde karşılaşmıyoruz. Bir kesim de tedaviyi almak istiyor ama tedavinin yöntemi konusunda soru işaretleri yaşıyor. Aile büyüklerinden ya da çevrelerinden bazı kişiler, tedavi içerisinde bir başkasının yumurtasının, sperminin ya da embriyosunun kullanılacağını iddia ediyorlar. Oysaki tüp bebek tedavisi sadece tedaviye gelen kadının yumurtasının ve kocasının sperminin kullanıldığı; aksinin mümkün olmadığı bir yöntem. Çift, doktor ve tüp bebek ekibi ile konuşunca bu konuda ikna olsa da yakın çevresinin bu konudaki yanlış inanışı ile yıpranabiliyor ve hatta böyle bir tedaviye ihtiyaç duyduğu için çevresinde hor görülebiliyor.
- Demek ki tüp bebek yöntemi halk arasında hâlâ kafa karışıklığı yaratabiliyor, öyle mi?
- Maalesef öyle. Halk arasında, tüp bebek yönteminin işleyiş şekli ile ilgili bilinçsizlikler ve yanlış anlamalar var hâlâ. Tamamen başka bir yöntem olan "donasyon" yöntemi ile eş tutulabiliyor.Neyse ki son zamanlarda tüp bebek tedavisinin yaygın şekilde verilmesi ile birlikte bu konuda gazete ve dergilerde daha fazla yazı çıkmaya ve sağlık programlarında bu konuda daha sık uzman konuşmacılara yer verilmeye başlandı. Böylece zaman içerisinde halk daha da bilinçli hale gelecek. Çevrem nasıl karşılar korkusu ile tedaviye yanaşamayan çiftler artık tedaviyi almaya başlıyor. Çünkü biliyorlar ki yakın ya da uzak çevrelerinde bu tedaviyi görmüş ya da görmekte olan en az bir çift daha var. Bunu bilmek tedaviyi onların gözünde geçerli kılıyor.
- Peki, çevre ya da aileler, tedavi sürecine karışıyorlar mı? Karışıyorlarsa nasıl karışıyorlar?
- Bazen aileler ya da yakın çevre, doktor ya da hastane konusunda çifte baskı yapabiliyor. Çift kendi doktorunu belirlemiş olduğu halde bir aile büyüğü "televizyona bugün bir doktor çıktı, 50 yaşında bir hastasına tüp bebek tedavisi uygulamış ve hastası hamile kalmış. Siz doktorunuzu bırakın, o doktora gidin" gibi ya da kulaktan duyma doktor isimleri ile çifti etki altına almaya çalışıyor. Bu tedavide doktor seçimi çok hassas bir konu ve çift tam kendi doktorunu seçebilmiş ve bir yola girebilmişken, bunu onaylamayan ve onları ikilemde bırakabilecek öneriler, çiftin yaşadığı stres miktarını artırıyor ve tedavide çevre ile yaşanabilecek gerilimi yükseltiyor. Çünkü tedavi gebelikle sonuçlanmadığında, çevreden "bak gördünüz mü, bizim size söylediğimiz doktora gitseydiniz böyle olmazdı" türünden yorumlar almak ihtimali çifti, tedavinin başından itibaren düşündürüyor. Sonucu beklemek iki kat daha gerilimli oluyor.
- Kısırlık tedavisine toplumsal bakış kişileri nasıl etkiliyor sizce? Bu bakışın tedaviye yansımaları oluyor mudur?
- Çiftlerin kısırlık konusundaki inançlarını anlayabilmek için "kısırlık teşhisi almanın sizin için anlamı nedir?" diye sormak gerekiyor. Burada birçok negatif inanç ortaya çıkıyor: "Bunu hak edecek ne yaptım?", "herkes normal ben normal değilim", "her zaman her konuda başarısızım", "yeterince kadın değilim", "yeterince erkek değilim" gibi. Aslında bu tip inançların kültürel, ailesel, yani daha toplumsal ve köklerimize ait bazları var. Yani bu inançları biz bir yerlerden öğreniyoruz. Bu inançları sorguladığımız zaman, onların nereden geldiğini, ne işe yaradığını ve gerçekten bizim işimizi görüp görmediğini test ediyor ve böylece değiştirme şansına sahip oluyoruz. Bunu kişinin kendi kendine yapabilmesi kolay değil. Psikoterapi seanlarında birlikte yaptığımız bir çalışma. Özellikle yetersizlik duygusunu yoğun şekilde hisseden hastalar ile bu sorgulamayı yapmak önemli oluyor.
- Biraz bahseder misiniz? Nasıl sorgulanıyor?
- Tedavi gören kişilerden şu konularda kendilerini sorgulamalarım istiyoruz:
- Bu fikri (kısırlık konusundaki fikri ne ise) nerede öğrendiniz?
- Her stresli olayda böyle mi düşünürsünüz, bu olaya mı özgü?
- İçinde yaşadığınız kültür kısırlık konusunda nasıl düşünüyor?
Sizin düşüncelerinizle benzer ve farklı yanları neler?
- Kendi aile ya da akrabalarınızda kısırlığı deneyimleyen başka çift oldu mu?
Bu çiftle ilgili ailenin nasıl bir görüşü vardı?
- Bir erkek / kadın olmak kısırlığa bakışınızı nasıl etkiliyor?
Bu sorulara verilen cevaplar, kısırlık problemi ile mücadele eden kişilerin bakış açılarını nasıl edindiklerini ve kendilerine bu konu ile ilgili nasıl baktıklarını tanımlar.
- Çift kararını verdi ve yola koyulacak, çevresini bu tedaviden haberdar etmeli midir, yoksa "bu benim bayatım, ne gerek var" mı demelidir ?
- Burada genel bir kuraldan bahsedemeyiz. Çiftin kendi ihtiyaçlarını tanımlaması ve bunun kararını ondan sonra vermesi yerinde olur. Birden fazla tüp bebek denemesi yapmış olan çiftlere baktığımızda ilk denemede aile büyüklerine haber vermemişken, ikinci denemede tam tersini yaptıklarını görebiliyoruz. Bazı çiftlerde de ilk deneme ailenin ve çevrenin bilgisinde gerçekleşiyor ama daha sonraki denemelerde bunu kimse ile paylaşmama kararı alıyorlar. Çiftler tedavi içinde yaşanan süreci tanıdıkça ve onları nelerin beklediğini anladıkça, ihtiyaçlarını daha iyi belirliyorlar ve ona uygun stratejiler geliştiriyorlar. Burada altın kural şu: Tedavi sürecinde çift nasıl rahat edeceğini belirlemeli ve buna uygun önlemleri almalı ya da adımları atmalı. Örneğin bazı hastalar bu süreçte kendi evlerinde değil, annelerinin evlerinde kalmayı tercih ediyorlar ya da ailede yakın hissettikleri birini eve çağırıyorlar. Dolayısıyla tüm bunlar çiftin tercihine kalmış konular.
- Tüp bebek denemeleri sürecinde çevreyi haberdar etmenin ne gibi dezavantajları olabilir?
- Aslında çiftlerin çevrelerine neden haber vermediklerine baktığımız zaman şunları görüyoruz:
- Çiftin çevresi kısırlık sorunundan haberdar değil ise.
- Doktor ya da hastane seçimine karışmamaları için.
- Tedavinin gidişatı konusunda yaralayıcı veya demotive edici yorumlar duymamak için.
- Tedavi sırasında stresi artıracak kadar çok soru ve işe yaramayan yorumlar ile karşılaşmamak için ("sadece rahat ol, o zaman hamile kalırsın" gibi).
- Tedavi gebelik ile sonuçlanmaz ise "niye olmadı." "şimdi ne olacak" türünden, çiftin de cevabını bilemeyebileceği sorulara maruz kalmamak için.
- Tedavi gebelik ile sonuçlanmazsa, yakın çevrenin (anne, baba, kardeş gibi) yaşayacağı duygusal sıkıntıyı üstlenmemek için.
- Tedavi gebelik ile sonuçlanmazsa etrafa hayal kırıklığı yaşatmamak için.
Bu sebeplerden de anlaşılacağı gibi eğer çift etrafın yorumlarından negatif şekilde etkileneceğini düşünüyorsa, o zaman hiç haber vermemek ve gizlilik içerisinde bu tedaviyi olmak daha faydalı.
- Bazı durumlarda haberdar etmenin avantajları yaşanabilir elbette, bunlar nelerdir?
- Çiftler bu durumu sadece kendi aralarında konuşmak zorunda kalmazlar. Konuşup, fikir alabilecekleri ve rahatlayabilecekleri başka yakın kişiler de olur. Böylece eşlerin birbiri üzerinde yarattığı gerilim azalır.
- Etraflarında benzer durumdan geçmiş bir kişi varsa, tedavi gören çift onunla konuşarak kendi deneyimlerini paylaşabilir.
- Doktor muayenelerine eş gelemiyorsa, kadın yalnız gitmek zorunda kalmaz.
- Çevre, konusunda uzman doktorları önermekte de yardımcı olabilir. Özellikle bu tip tedaviler görmüş kişilerin referansları çifte ışık tutabilir.
- Güven duyulan çevrenin duygusal desteği, gebelikle sonuçlanmayan tedavilerin yaratabileceği negatif duygular ile baş etmeyi kolaylaştırır.
- Tüp bebek merkezi seçimi konusu da en az tedavi kadar çok önemli bir konu. Çiftler bu hususta nelere dikkat etmeli?
- Hastalar, tüp bebek servislerinin gebe bırakma oranlarını sorma ve bu konuda personelden bilgi alma haklarına sahiptirler. Aynı zamanda tüp bebek tedavisinde önemli bir konu; tedavinin, ekibin değişen doktorları tarafından mı yoksa tek bir doktor tarafından mı yapılacağıdır: Bazı merkezlerde hastanın yumurta takibi sırasındaki kontrollerini başka başka doktorlar yapar. Diğer merkezlerde ise hasta tedavinin başından sonuna aynı doktoru görür. Doktor ile yapılan ilk görüşmede hastanın, doktordan bu konularda bilgi alması ve kendi tercihine göre bir doktor ya da bir merkez belirlemesi iyi olur.Tüp bebek merkezindeki en önemli kriterlerden biri de laboratuvardır. Yumurta, sperm ve embriyo ile ilgili işlemler bu laboratuvarda yapılır. Tedavi görmeyi düşünen çiftler, laboratuarın yöneticisi olan embriyolog ile de görüşebilir. İşlemler ve laboratuvar ortamı ile ilgili kafalarına takılan soruları sorabilirler. Yalnız, laboratuvarlar herkese açık ortamlar değildir ve işlemlerin sağlıklılığı açısından sterilizasyonları çok önemlidir. O yüzden laboratuvar ile ilgili tüp bebek merkezlerinin koyduğu sınırlandırmalara uyum göstermek önemlidir.
- Doktor seçimi de merkez seçimi kadar hatta bir ölçüde daha çok önemli, bu konuda nelere dikkat edilmeli?
- Tüp bebek tedavisine başlandığı zaman doktor, hastanın en sık gördüğü kişilerden biri oluyor. Kadının ne zaman yumurtladığım, hangi tarihlerde cinsel ilişkiye girmek ya da girmemek gerektiğini, erkeğin sperm sayısını bilen yegane kişi kadın doğum doktoru oluyor. Bu çok özel bilgiler ancak güven ilişkisi içerisinde paylaşılabilecek, profesyonellik çerçevesinde ele alınabilecek konular. O yüzden doktor seçiminde hastanın doktora güven duyması çok önemli. Bu güven hissi hem doktorun bilgi ve tecrübesine güvenmek anlamında hem de hasta ile kurduğu ilişkiye güvenmek anlamında geçerli.Bilgi ve tecrübesi konusunda, doktorun önerilen bir doktor olması, hasta sayısının fazla olması ve çalıştığı tüp bebek servisinin genel başarısı hastaya bazı ipuçları verebilir.Doktor ile kurulan iletişimin hastayı nasıl hissettirdiği ise son derece sübjektif bir konu. Yani A doktorunu on beş hasta iletişimde çok iyi bulur ve onunla devam etme kararı verirken, bir tane hasta, doktorun iletişimde iyi olmadığını düşünebilir. Çünkü hasta sayısı kadar karakter yapısı vardır, dolayısıyla hastaların ihtiyaç ve tercihleri bireysel farklılıklar gösterir. Burada hasta için önemli olan rahat iletişim kurabildiği, yanında soru sormaya çekinmediği ve aynı zamanda bilgisine güvendiği doktoru bulmak ve tedaviye onunla devam etmektir. Benim hastalarla yaptığım görüşmelerde çok sık rastladığım bir durum şu oluyor: Hasta doktordan çekindiği için merak ettiği birçok konuyu sorma şansı bulamıyor. Fakat doktordan kafası karışık, tedavinin gidişatını anlayamadan çıkmış bir çiftin stresi normalden fazla oluyor.
1 | [2 | 3 | 4 | 5
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 435
Tarih: 17-04-2011, 13:56 | sıkça sorulan sorular2
- Dört denemeden sonra olmuyorsa çok zorlamamak daha mı iyi?
- Eğer gebe kalabilecekse aşılama için söylüyorum: İlk 3 veya 4 deneme sonunda zaten kalıyorlar. Dolayısıyla 3 ya da 4 denemeden fazlası zaman ve para kaybından başka bir şey değil. Daha iyi bir teknik olan klasik tüp bebek tedavi yöntemine (IVF) geçiyoruz. IVF yani kelime anlamıyla Invitro Fertilizasyon (döllenmenin vücut dışında gerçekleştirilmesi) işlemi sırasında yumurtanın içinde bulunduğu kaba belli sayıda sperm konuluyor. Böylece bu spermin yumurtanın içine girmesi ve döllenmeyi gerçekleştirmesi beklenir. Ama bu işlem laboratuvar ortamında gerçekleşiyor. IVF uygulanabilmesi için yeterli kalitede sperm ve yumurta
bulunmalıdır. Aksi takdirde ICSI uygulanmasına karar verilir. Son zamanlarda kimi merkezlerde daha yüksek döllenme elde etmek amacıyla herkese ICSI uygulaması tercih ediliyor ancak bu pek doğru değil. Bunları yaparken tanıyı çok doğru koymak ve sonra çiftlerle oturup bütün bunları paylaşmakta yarar var. Tanıyı koydukta sonra ne yapacağımıza hasta ile birlikte karar veriyoruz: "Sizin, şöyle bir durumunuz var. Şu nedenle çocuğunuz olmuyor. Bunun üstesinden gelebiliriz. Bu yöntemin başarı ihtimali bu kadar, maliyeti bu kadar. Şu yöntemin maliyeti bu kadar başarısı bu kadar. Ve bu yöntemler uygulanırken başınıza gelebilecek istenmeyen durumlar da şunlardır" gibi birtakım açıklamalar yapıldıktan sonra karar tümüyle çifte kalıyor. Hekim ve hasta birlikte karar veriyor gibi görünse bile hekim asla yönlendirici olmamalı. "Size şu tedavi yapılması gerekir" demek asla doğru değil. Çünkü çiftler eğer önerilen tedavinin başarılı olacağına inanmazlarsa bir şekilde tedaviyi yarım bırakıyorlar. Oysa baştan itibaren bilirlerse kendileri için en doğrunun ne olduğunu, o tedaviye devam ediyorlar. Ama bazı durumlar var ki o
zaman da hastayı yeterince aydınlatmak lazım. Varsayalım elimizde üç ya da dört tane tedavi çeşidi var. İlk ikisinin o hastalığa cevap vermeyeceği bilimsel olarak gösterilmiş, bunu açık olarak söylemek lazım ve doğrudan üçüncü ya da dördüncü basamaktan başlamak gerekebiliyor. Bugün için klasik tüp bebekte aldığımız yumurtaları sperm ile bir kap içerisinde karıştırıyoruz ve bu yumurtanın bu sperm tarafından döllenmesini bekliyoruz. Bunun birçok aşaması var. "Mikroenjeksiyon" ya da sperm enjeksiyonunun kısaltması olan ICSI, spermin yumurtanın içine girip, döllenmeyi gerçekleştiremeyeceğine karar verilmesi halinde uygulanıyor. Intra sitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) yönteminde yumurta toplandıktan bir süre sonra dışındaki hücrelerden temizlenir. Hazırlanan örnekten seçilen tek bir sperm yumurtanın içine enjekte edilir.
- Bu herkes için gerekli mi?
- Değil. Sadece erkekte sorun varsa gerekli. Dolayısıyla, erkek tümüyle normalse demek ki kadının tüpleri tıkalı ve tüp bebek yapmanız gerekiyor. Bu hastaya ICSI yapmak hiç de uygun olmaz. Çünkü mikroenjeksiyon (ICSI) yapmak döllenme oranını artırmıyor. Döllenme oranları gerek mikroenjeksiyonda gerekse klasik IVF'de aşağı yukarı eşit.
- Bu oran ne kadar?
- Yüzde 85 civarında. Alman yumurtanın sperm tarafından invitro ortamda yani laboratuvar ortamında döllenme olasılığı oldukça yüksek sayılır. Burada korkumuz şu: "Eğer, hastamızdan aldığımız yumurtalar, tüp bebek yaptığımızda döllenmezse hastamıza ne diyeceğiz" endişesi yaşıyoruz. Bunlara doğrudan mikroenjeksiyon yaparsak bunu bertaraf etmiş oluruz. Oysa bu, tedavinin aşırıya kaçmasıdır ki buna İngilizcede över treatment deniyor. Hastalarla bunları paylaşıp, kararı ortak vermekte yarar var. Bazı çiftler için ise vakit kaybetmeden doğrudan sonuncu tedavi alternatifine gitmek gerekiyor. Bu çiftlere de her şeyi net bir şekilde anlatıp, tedaviyi öyle belirliyoruz.
- Çünkü genelde çiftler biraz da uğraşıp geldikleri için ister istemez, kadında özellikle yaş biraz daha geçmiş mi oluyor?
- "Uğraşıp geldik" diyen çiftler öyle ilginç şeyler anlatıyorlar ki... "Kaç yıldır evlisiniz?" "On beş yıldır." "Kaç yıldır çocuk sahibi olmak istiyorsunuz?" "Biz hiç korunmadık," yani başlangıçtan beri biz bu işin peşindeyiz. Önceki tetkiklerini soruyorsunuz: "Size bugüne kadar neler yapıldı?" Onları öğreniyorsunuz. Tedavi kısmına geçiyorsunuz: "Ne tip tedavi gördünüz?" Tek bir sefer bir aşılama yapılmış, bundan bilmem kaç sene önce orada kalmış ondan sonra, "Biz doktor doktor dolaştık." Gittiği hekim, işte, "Vajinamda akıntı var" diye gitmiş, akıntısını tedavi etmiş. Çocuk sahibi olmaya yönelik bir tedavi verilmemiş. Onun adı, "Biz hekime gittik." Hekime gitmiş olmak, çocuk sahibi olmak için bir tedavi görmek demek değil. Veya yumurtlamayı düzenli hale getiren birtakım ağızdan kullanılan haplar var. Bundan uzunca süre kullanmış. Bunların da bir sınırı var. Biraz önce aşılama için söylediğim gibi. Bunlar da böyle sonsuza kadar kullanılacak ilaçlar değil, belli süre sonra bu ilacı kullandınız yanıt alamadınız, onun alternatifine geçeceksiniz. Ondan yanıt alınamadı, öbür alternatif; yani basamaklı bir tedavi yöntemi var. Burada ilk gelen hastaya son basamaktaki tedavi olan tüp bebeği doğrudan yapmak ne kadar yanlışsa, hastayı birinci basamakta uzunca süre tutmak da o denli yanlış. Burada hekimler kadar hastaların da konu hakkında bilgi eksikliği olmasının rolü var. Zaten bu kitap, hastaların bu konuda bilgi sahibi olmaları için. Bu ve buna benzer kitaplar bu amaçla yazılıyor. Dolayısıyla, ne zaman tedavi değişimi gerektiği konusunda hastalar, hekimlerini yönlendirebilmeli. Benim en sevdiğim hastalar devamlı böyle internetten, çeşitli kaynaklardan konuyu okuyup gelip beni sıkıştıran hastalar. Sanki ben bir meslektaşımla tartışır gibi (tartışmaktan kastım, bir konuyu birlikte konuşur gibi) hastalarımla konuşuyorum. Hastalar da bir sonraki gelişinde yeni sorularla geliyor. Çok iyi. Bir sonraki aşamaya geçmiş olarak geliyor. Bence hekimlerin korkmaması gereken, aksine hastalarını teşvik etmesi, cesaretlendirmesi, yüreklendirmesi gereken bir durum. Dolayısıyla, hangi hastalığa hangi tedavi, ne kadar süre ile yapılacak? Nereden sonra tedaviyi değiştirmek gerekiyor? Burada hekimin sorumluluğu kadar hastanın da bilinçlenmesi gerekir; konuyu doktoruyla enine-boyuna tartışmasında yarar var. Her hekime gitmiş olmak demek, çocuk sahibi olmak için tedavi yapılmış olduğu manasına gelmiyor.
- Hocam, inseminasyon (aşılama) dedik, IVF dedik. Mikroenjeksiyon dedik; yani bunların tümü yardımla üremenin basamakları mı oluyor?
- Basamakları değil. Her biri bizi ayrı bir üreme yöntemine götürüyor. Yumurtlaması düzenli olmayan bir hanıma ilaç vererek bunu düzene soktuğumuz zaman da bir bakıma yardımcı oluyoruz. Ya da erkeğin spermi yeterli olmadığı için normal temasla eşini gebe bırakma şansı düşükolan erkeğin sperminin alınıp yumurta ile buluşmasını sağlayacak aşılama da bir yardım. Ya da hem yumurtayı hem spermi, vücut dışına alıp dışarıda bunu dölleyip, dölledikten sonra döllenmiş olan yumurtayı (embriyo) rahim içerisine yerleştirmek (IVF - tüp bebek) de bir tür yardım. Yardımla Üreme Yöntemi dediğimiz zaman sadece "tüp bebek" anlamak yanlış.
- Siz, Yardımla Üreme Yöntemlerinde ağırlıklı olarak neyi tercih ediyorsunuz? İlaçlar size ne kadar katkı sağlıyor? Yoksa genelde alet, cihazlar, hekimlik bilgisi ve becerisi yetiyor mu? Fiziki ortamın yani tüp bebek merkezinin de önemi var hiç kuşkusuz. Hekimin deneyimi önemli. İlaçlar bu sürecin hangi bölümünde destek sağlıyor? Sanırım ilaçlar belli bir aşamadan sonra çok da faydalı değil.
- Bazı durumlar var ki ilacın da yapacağı bir şey yok. Bunu yumurta rezervini anlatırken konuştuk. Yumurtalığın içerisinde yumurta yoksa yeni yumurta üretebilecek bir ilaç henüz icat edilmedi. Keşke bunu ben icat edebilsem de Nobel Tıp Ödülü'nü kazansam. İlaçlar sadece var olan potansiyeli ortaya çıkartmak konusunda fayda sağlıyor. Mesela bizim Poor Responder dediğimiz kötü cevap veren bir grup hasta var. Bunu işte, "yumurta rezerv testleri" ile önceden belirlemek mümkün. Bu hastalarda da ilaç tedavisinin yapabileceği şey sınırlı. Yani hastada cevap çok kötüyse ikinci denemede mükemmel cevap alınacakmış gibi bir beklentiye sokmak doğru bir yaklaşım değil. İkinci denemede de birinciye benzer bir sonuçla karşılaşılabilir. Buna hazırlıklı olmakta fayda var. İyi bir cevap alınırsa elbette hekim de bundan çok mutlu olur, hasta da mutlu olur. Kitabımızın ileri bölümlerinde bu işin ilaçsız yapılıp yapılamayacağını konuşacağız. Halen yaptığımız şey, klasikleşmiş ilaçlar verilerek, ayda bir olan yumurta üretimine müdahale etmek. Suni bir program oluşturarak bir yerine daha fazla sayıda yumurta elde etmek. Burada ideal rakam 5 ila 15 arası. Bu rakam daha da aşağılara çekilmeye başlandı günümüzde. Teknolojideki gelişmeler sayesinde artık tek bir embriyo transfer ederek, tek bir gebelik oluşturabilmeyi hedefliyoruz. Bu amaçlanıyor. Embriyo sayısını azaltacaksak eğer çok fazla yumurta almamıza gerek kalmıyor ister istemez.
- Bu işlem sırasında toplanan yumurtalar çöpe atılıyor. Bunu önlemek mümkün değil mi?
- Yok, yumurtalar çöpe atılmıyor. Biz onları gene değerlendiriyoruz.
- Önceden öyleydi ama değil mi?
- Doğru. Burada kliniğin iyi bir dondurma (freezing) ve çözme programı varsa, transfer edilmeyen embriyolar arasından iyi kalitede olanlar dondurulabiliyor. Bu dondurma ve çözme işleminde bugünkü oranlar yaklaşık yüzde 50 düzeyinde. Yani dondurup çözdüğümüz embriyoların yaklaşık yarısını yaşatabiliyoruz. Hangi embriyoları donduracağız? Bir defa elimizdeki embriyoların en iyileri o tedavi ayında transfer ediyoruz. Kaç tane transfer edeceksek işte, iki belki üç. Artanlardan hâlâ iyi kalitede olanları ise donduruyoruz. Bu dondurma ve çözme işlemi embriyo için son derece stresli bir işlem olduğu için bu işlemler sırasında yarısı kadarı canlılığını devam ettiremiyor. Bize embriyoları derecelendirmek kalıyor. Bu sınıflandırma genellikle birden dörde kadar oluyor. Birinci kalite dediğimiz embriyolar, en kaliteliler. Kalitelendirme kıstaslarımızın bazıları şunlar: Birbirlerine eşit büyüklükte hücrelerin olması, hücre bölünmesi sırasında hücre artığı diyebileceğimiz "fragmantasyon"un az olması, günü ile uyumlu sayıda hücreye sahip olması, yumurtanın dış kabuğunun (zona) kalın olmaması. Hatta olması gerekenden biraz daha erken bölünen embriyoları bile takip ediyoruz. Bunlar en kaliteli embriyolarımızdır. Biz genellikle birden dörde kadar derecelendirdiğimiz embriyolardan sadece birinci ve ikinci derecede olanları dondurmayı tercih ediyoruz. Çünkü üçüncü ve dördüncü derecedekileri dondurursak, onları çözdüğümüz zaman yaşama şanslarının yüzde 50'den daha az olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, bunları dondurmak çok da anlamlı değil. Pek çok merkez bu dondurma işlemini yapıyor. İyi bir dondurma programınız yoksa fazla sayıda yumurta almanın pek de yararı yok. Çünkü sizin de dediğiniz gibi fazlasını çöpe atacaksınız. Bugün çok fazla yumurta almaya yönelik olan tedaviler değişti. Hedefimiz daha az sayıda yumurta ve daha kaliteli embriyolar elde etmek. Mümkünse tek bir embriyo transfer ederek, gebeliği sağlamak.
Masrafların yüzde 80'ini devlet karşılıyor
- Bu süreci etkileyen başka faktörler var mı?
- Burada tabii daha başka faktörler de işin içine dahil oluyor. Mesela sosyal güvenlik kurumlan. Ülkemizde geçtiğimiz yıldan itibaren tüp bebek tedavisinin bir kısmı devlet tarafından karşılanıyor. Sosyal güvencesi olan hastaların ilaçlarının yüzde 80'ini devlet veriyor. Hâlâ sevk zinciri ile ilgili problemler aşılabilmiş değil. Örneğin SSK'dan hastaların bize gelişinde problemler var. Oysa SSK, üniversite hastanelerinde ve devlete bağlı eğitim hastanelerinde şevkte hiçbir problem olmadığını beyan etmesine rağmen, sigorta hastası gelmiyor. Sevk edilmiyor da gelemiyor daha doğrusu. Onu bir kenara bıraksak bile, devletin bu iş için yaptığı destek sınırlı, ama bazı ülkelerde, örneğin İsrail'de tüp bebek sayısında bir sınır olmadığı gibi 2 tane çocuğu olana kadar sınırsız sayıda tüp bebek yapmak bedava. Çünkü bazı ülkeler nüfuslarını artırmaya yönelik "pronatalist politika" izlerken, kimi ülkeler "antinatalist" politika, nüfusu artmasını durdurmaya yönelik politikalar izliyorlar.
- Demek, bizim ülkemizde de...
- Öyle demek doğru değil. Burada ülkelerin ekonomileri de çok önemli. Çünkü bu tüp bebek çok ucuz bir tedavi yöntemi değil. Dışa bağımlıyız burada da. İlaçlar pahalı, teknoloji pahalı.
- Tüp Bebek tedavisinin iptal edilmesi mümkün mü? Mümkünse hangi şartlarda?
- Yumurtalıkların cevabı yetersiz olabilir ve tedaviniz yumurta toplama işleminden önce iptal edilebilir. Yumurtalıklar içinde gelişmiş folliküller olmasına rağmen içinden yumurta çıkmayabilir. Bu durumun 2 temel edeni vardır. Foliküllerin içinde yumurta olmayabilir (boş folikül sendromu). Bu durum hastaların yüzde 1'inden daha azında görülür. Ya da foliküller yumurta toplama işleminden önce zamansız olarak çatlayabilir. Bu durum ise uygulanan stimülasyon protokolüne bağlı olarak hastaların yüzde 2- 5'inde görülür. Yumurtalar döllenmeyebilir. Bu durum mikroenjeksiyon çağında son derece nadirdir. Ancak hastaların yüzde 2-5'inde anormal yumurtalara bağlı olarak döllenme gerçekleşmeyebilir. Döllenen yumurtalar bölünmeyebilir. Bu durum da son derece nadirdir ve genelde yumurta bozukluğuna bağlıdır. Azospermik erkekte ameliyat ile sperm bulunamayabilir. Böyle bir durumda tedavi yumurta toplama işleminden önce iptal edilir. PGD yapılan olgularda normal bir embriyo bulunamayabilir. Böyle bir durumda embriyo transferi yapılmaz.
- Hocanı, tüp bebek tedavisinin uzun vadeli yan etkileri var mıdır?
- Yumurtalıkların uyarılmasının meme ve yumurtalık kanserinde risk artışına neden olabileceği ileri sürülmekle birlikte bu durum henüz kanıtlanmamıştır. İnfertilitenin kendisi her iki kanser türü için de risk faktörü olduğundan bazı araştırmalarda gözlenen risk artışının tedaviden mi yoksa infertiliteden mi kaynaklandığı bilinmemektedir. Bu konudaki çalışmalar ve uzun süreli takipler hâlâ devam etmektedir. IVF tedavisi alan ve gebe kalamayan kadınların normal yıllık jinekolojik kontrollerini ve mamografilerini (yaşına göre) ihmal etmemeleri önerilir.
- Hocam isterseniz maliyetler ile başarı oranlarım konuşalım. Maliyet yüksek ama başarı oranı o kadar değil. Tüp bebek çok ucuz bir yöntem değil. Devlet, bunun tamamını karşılamak mı ya da ne kadarını karşılamak?
- Bunlar ayrı konular, yani bu konularda herkesin fikirlerini ortaya koyması ve kafa yorması gerekiyor. Bazı ülkeler, örneğin Almanya, bu konudaki desteğini durdurmak mecburiyetinde kaldı. Alman ekonomisi bu işin altından kalkamadı. ABD'de böyle bir destek yok. Özel sigortalar bile, hastalara eğer tüp bebek tedavisi yapacaksa, ya çok yüksek primler alarak hastayı sigortalıyor veya, "Sizin sağlık sigortanızın içerisine tüp bebeği koymuyoruz" diye baştan söylüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, tedavilerin tamamı çok pahalı. Tedavinin maliyetine etki eden 2 temel faktör var. Bir tanesi, işlemin maliyeti, yani hastanede yapılan işlemin maliyeti. İkincisi, ilaçlar. İlaçlar, hastanın tedaviye vereceği cevaba göre değişiyor elbette. Kimi hastalar daha az ilaçla tedaviye hazır hale gelip, yeterince yumurta geliştirirken, kimi hastalar daha yüksek dozda ilaç kullanmayı gerektiriyor. Tedavinin maliyetini bu faktörler belirliyor.
- Tüp bebek tedavisinin ortalama maliyeti nedir diye sorarsam kolay bir cevabı olmayacak belki ama?
- Ortalama ilaç maliyetleri kliniklerin hitap ettikleri hasta kitlesine göre değişiyor. Kaba bir tahmin yapayım: Ortalama 2.000 ila 3.000 YTL arasında.
- Her bir deneme mi?
- Her bir denemede için yaklaşık 3.000 YTL diyelim. Tekrar söylüyorum: Kimi hastalarda biraz daha düşük kimi hastalarda biraz daha yüksek olabilir bu rakam. İşlem maliyetine gelince, burada her klinik kendi maliyetini kendisi biliyor. Diğer klinikler hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Bu konuda devlet IVF için 1.000 YTL, IVF+ICSI için 1.200 YTL'lik destek veriyor. Fiyatlar 2006'ya ait, bunu gözden kaçırmamak lazım. Dokuz Eylül Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi'nde, hastanenin diğer bölümlerinde olduğu gibi hastadan kullanılan malzeme kadar para almıyor. Dolayısıyla hastanın aldığı devlet desteği, tüp bebek yapmasına yetiyor. Bizim fiyatlarımız asla bir özel merkez kadar olamaz. Tüp bebek denemesinde dışarıdaki kliniklerde ortalama 2.500-3.000 USD civarında hastane parası almıyor. Bizim hastanede hastanın cebinden maksimum 1.000 YTL çıkıyor. Bizim merkezimizde hiç sosyal güvencesi olmayan bir hastanın IVF işlemi için cebinden yaklaşık 2.000 YTL çıkıyor.
- İnsanlara evrensel bir fiyat verelim. O zaman siz, bir Amerika fiyatını söyleyin isterseniz, Almanya fiyatı verin, Türkiye'den de yaklaşık bir fiyat verin. Fiyatlar çok değişiyor mu?
- Değişiyor, çok değişiyor. Amerika'da fiyatlar çok yüksek. İlaçların fiyatları da çok yüksek, işlem maliyeti de, hastanenin aldığı para da çok yüksek. Türkiye daha ucuz. Türkiye'de hastanelerin aldığı para da, ilaç maliyeti de daha düşük. Kendimden örnek vereyim; Kanada'da çalışırken, bir şekilde bana ulaşan Türk hastalar olduğu zaman, "İlaçlarınızı Türkiye'den alıp yanınızda getirin. Ancak gümrükten geçirmek kolay olmaz çünkü yasak. Bu riski göze alarak getirebilirsiniz" diye uyarıyordum.Çünkü bizim ülkemizdeki ilaç fiyatı, Kanada'dan, Kuzey Amerika'dan çok daha ucuz. Hatta bir ara Türkiye'nin civarındaki Arap ülkelerinde bizden daha ucuzdu. Hastalar özellikle Güneydoğu'da yaşayan hastalar oradan ilaçlarını getirirlerdi. Yani ülkeden ülkeye ilaçlarda farklılıklar olabiliyor. Türkiye'de devlet, kimlerin tüp bebek tedavisini destekleyebileceğini belirlemiş vaziyette. Herkese kayıtsız şartsız destek vermiyor. Örneğin bir tane çocuğunuz varsa, sizin tüp bebekten devlet desteği ile ikinci bir çocuk sahibi olma şansınız yok. Benim öyle bir hastam var. Hanımın bir tane çocuğu var. Arkadan gebe kalmış, dış gebelik olmuş ve bir tüpü alınmış. Bir daha gebe kalmış gene dış gebelik, öbür tüpü de alınmış. İki tüpü de yok. Yani bu hanımın tüp bebek tedavisi dışında doğal yollarla gebe kalma şansı hiç yok. Ama devlet, "Senin bir tane çocuğun var. Ben sana devlet desteği vermem" diyor. Bu hasta, tüp bebek tedavilerini tümüyle cebinden yaptırıyor. Bu bir haksızlık bana göre. Bu tür kısıtlamalar söz konusu. Ama biz yine de buna şükrediyoruz. Devletin tüp bebek tedavisi kıstaslarına uygun hastaların, ilaç maliyetinin yüzde 80'ini karşılaması mucize gibi bir şey. Klasik IVF tedavisinde 1.000 YTL, mikroenjeksiyon için 1.200 YTL destek veriyor. Bunun üzerinde fark kalıyorsa klinikler bunu hastadan alıyorlar. Ama biz, işlemlerimizde, hastane maliyeti olarak söylüyorum, sadece kullandığımız malzeme fiyatına iş yapıyoruz. Başarı oranlarını sordunuz. Tüp bebeğin rakamları çok tehlikeli rakamlar. Öyle rakamlar görüyorum ki hayret ediyorum. Geçici bir dönem için bir grup hastada çok başarılı rakamları yakalamış olmak mümkün. Bu sizin genel rakamınızı yansıtmaz. Tedavinin başarısına etki eden birtakım faktörler var. Bunlardan bir tanesi kadının yaşı. Dolayısıyla yaş gruplarına göre başarı oranlarına bakabilirsiniz.
- Evrensel başarı oranı yüzde 15 filan mı hâlâ?
- Yok, yüzde 15'leri çoktan geçtik. Örneğin bizim kliniğimizde kapıdan giren 2 hastadan biri gebe olarak çıkıyor.
- Buradan kastım eve bebek götürme oranı?
- Bütün hastalara ait rakamları bir torba içerisine koyup ortalama rakama bakarsak, yaklaşık yüzde 35 ila 40. Tüp bebek tedavisi sonucu, bir deneme sonunda gebe kalabilme oranı, bütün hastaların ortalamasını ele alarak konuşacak olursak bu kadar. Doğanın bize sunduğu aylık gebe kalabilme oranımız ise yüzde 27'ydi. Demek ki tıp bugün, programlandığımız sırada insana verilen rakamların üzerine geçebilmiş.
- Evet, yüzde 7-8 avantaj yakalamışız.
- Burada bahsettiğimiz kendi kendine gebe kalma olasılığı olmayan hastaları bile doğanın bize verdiği en yüksek gebelik oranından daha iyi bir orana çıkartabilmiş olmamız. Tedavi gerektiren çiftlerde eğer hiçbir problem olmasaydı gebe kalabilme oranlarının daha iyisini tıp bugün yakalayabildi.
- Özellikle gen yoluyla geçen hastalıklar tüp bebek yönteminde ayıklanabiliyor mu? Sağlıklı nesiller için...
- Onlar çok özel durumlar...
- Özel durumlar ama size böyle istekler geliyor mu? "Benim çocuğumun sağlıklı olmasını istiyorum. Normal yollarla çocuk sahibi olabiliyorum ama ben tüp bebek yapmak istiyorum" diyen çiftler oldu mu hiç?
- Böyle birtakım özel durumlar var. Tıp dilindeki karşılığı, "Preimplantasyon Genetik Tanı." Yani transfer edeceğiniz embriyonun genetik yapısını önceden bilmek. Hekim ile yapılan işbirliği sayesinde genetik anormallikleri olan hastalar belirleniyor. Bunlara bir genetik danışmanlık vermek gerekiyor. "Doğrudan tüp bebek yaptırmak isteyen hastalarınız var mı" diye sordunuz. Evet, kesinlikle oluyor. Çok yakın zamanda üç aylık evli bir hanım geldi. "Ben tüp bebek isterim" diye tutturmuş. Ben ona size kitabın başından beri anlattığım temel bilgileri anlattım. "Sizin henüz üç aylık evliyken tüp bebek yapmanız uygun olmaz. Çünkü muayenede hiçbir anormalliğiniz yok. Testlerinizde de bir anormalliğiniz yok" dedim ve hasta boynu bükük ayrıldı yanımdan. Sonra arkadaşlarıma, "Böyle bir hasta geldi. Üç aylık evli, tüp bebek istiyor" diye anlattım. Onlar da bana, "Sen onaylamadın, gerçekleri söyledin ama o mutlaka bir yerde tüp bebek yaptıracaktır" dediler. Bence haklılar.
Tüp bebek kolay bir tedavi değil
- Ne kadar doğru?
- Burada bir parantez açmak istiyorum. Yukarıdaki örnekteki hasta tarzındaki insanlara hizmet veren bazı merkezler olduğu duyumunu almaktayım. Bu da artık hiç
kimse yatağında gebe kalmıyor manasına gelir ki bence bu son derece yanlış. Ne kadar doğru, değil, tümüyle yanlış.
- Hastane ve bekim para kazanıyor ama kadın veya erkek bunu neden istiyor onu anlamak zor.
- Onlar yönlendiriliyorlar.
- "Daha mükemmel çocuğun olur... Daha sağlıklı bebeğin olur" filan gibi mi?
- Bir bakalım isterseniz. Yüzde 35-40'lık başarı ortalaması var. 35 yaşındaki bir hanımın gebe kalma oranı biraz daha düşüktür. Hanım şöyle düşünüyor: "Ben uğraşmak istemiyorum. Benim yaş grubumda aylık gebe kalabilme şansı yüzde 18-20'lerde. Yüzde 35'lik rakam varsa niye bunu göze alayım ki" diyor. Kendi kendine yüzde 18'i yakalamak bir tedavi sonucunda yakalamaktan daha iyi mi, orasını bilmiyorum. Bu insanlara kalmış bir karar.
- Lüks ve son derece pahalı. Ülke ekonomisinm durumu ortada değil mi?
- Bence işin maddi boyutu yanında manevi yanı da var. Bu tüp bebek tedavisi çok kolay bir tedavi değil. Kliniklere defalarca gelip gitmeyi gerektiren bir tedavi. "Hasta dostu tedavi protokolleri" var. Biz, kliniğimizde bu protokolleri uyguluyoruz. Yani mümkün olduğunca çok fazla test yapmadan ve tedavi boyunca çoğu kez hastayı kliniğe çağırmadan yapılan tedaviler bunlar. Benim tedavi ettiğim hastalar için konuşayım. Ayın başında bir ultrasonografi yapıyorum, ikinci belki üçüncü ultrason sonrasında hasta yumurta toplanması işlemine geliyor. Başka hiçbir şey yapmıyorum. Hastam kliniğe toplam 4 ya da 5 kez geliyor. Sonuncu gelişinde ise gebelik testi yaptırtmak koşuluyla tedaviyi bitiriyoruz. Eskiden hastaları daha sık çağırırdık kliniğe. Bir sürü kan testi, ultrason yapardık. Şimdi artık yapmıyoruz. İkincisi, eskiden kullanılan ilaçlar da bugünkülerden farklıydı. Artık ilaçları hastalarımız kendi kendilerine yapar hale geldiler. Burada endüstri bu tarz ilaçlar geliştirerek bize yardım etti. Şeker hastaları kendilerine her gün iğneyle insülin yaparlar. Şu anda kullandığımız ilaçlar tıpkı insülin enjektörleri gibi incecik iğneler. Hasta kendi bacağına veya karnına bu ilacı yapabiliyor. Önceden bunu yaptırmak için bir sağlık kuruluşuna giderdi, bir hemşire filan bulurdu. Şimdi onlar bitti. Tedavi basitleştirildi, ilaçlar kolaylaştırıldı. Laboratuvar ortamları iyileştirildi. Ben 1990 yılından beri bu işi yapıyorum. Artık her şey eskiye göre daha kolaylaştı.
- Az önce tüp bebek merkezlerinden söz açtık. Türkiye'deki tüp bebek merkezlerimi sayısı sizce yeterli mi? Yoksa patlama mı yaşanıyor bu alanda da?
- Sanırım 80'e yakın merkez var. Bunların yarısı İstanbul'dadır. İstanbul, Türkiye nüfusunun yaklaşık beşte birine sahip. Türkiye'de elde edilen paranın yaklaşık yarısı İstanbul'da kazanılıyor. Dolayısıyla İstanbul'da kişi başına daha fazla para düşüyor. Tüp bebek tedavisi pahalı bir hizmet olduğuna göre merkezlerin İstanbul'da çok olması hiç de mantıksız değil. İstanbul'u, Ankara takip ediyor sonra İzmir. Yani nüfus ile de doğru orantılı bir bakıma. Türkiye'nin aşağı yukarı her bölgesinde bugün merkezler açılmış durumda. Güneyde Adana'da, kuzeyde, Güneydoğu'da, yani pek çok yerde tüp bebek merkezi var. Merkez sayısı hem nüfus hem de ekonomik güç fazla olduğu için İstanbul'da yüksek
- Bu kadar özel merkez açılması sizce doğru mu?
- Tümü Sağlık Bakanlığı'nın denetimi altında çalışıyor. Bir de duyduğumuz, ama gidip görmediğimiz, bilmediğimiz denetimsiz çalışan yerler de var. İşte bu çok vahim. Sağlık Bakanlığı'nın denetimi altında olması lazım hepsinin. Çünkü insan hücreleri ile işlemler yapıyorsunuz. Dolayısıyla bunun çok sıkı denetim altında olması gerekiyor. Sadece açarken gelip, "Tamam işte bütün malzemeleri içine koymuşsunuz" demek yeterli değil. Çalışmakta olan merkezlerin de habersiz denetimlerinin yapılması gerekiyor. Rakamları iyi olmayan merkezlerin desteklenerek rakamlarının iyiye gitmesinin sağlanması şart. Bu destek hem teknik, hem ekip desteği olabilir. Hâlâ kötü gidiyorsa merkezin geçici süreyle kapatılması bir önlem olabilir. Bence Sağlık Bakanlığı'nın yapması gereken çok iş var. Yapıyorlar mı? İnşallah yapacaklar.
- Hâlâ Türkiye dışına çok sayıda Türk hasta gidiyor. Neden böyle?
- Onun ismini zikretmeyelim. Çünkü Türkiye'den dışarıya gidişin tek nedeni var. O da Türkiye'de yasal olmayan işlerin dışarıda yapılıyor olması. "Yumurta bağışı" ve "sperm bağışı" Türkiye'de yasal değil. Bir konuyu yasaklarsanız, o hemen yasakladığınız yerin etrafında birtakım şeyler üşüşmeye başlar. Türkiye'de bu yasak olduğu için sadece Kuzey Kıbrıs'ta değil, Bulgaristan, Romanya örnekleri de var.
- İsrail'e de gidiyorlar ama.
- İsrail'e gidenler yumurta bağışı için gidemez. Türkiye'nin etrafındaki Rusya'da ya da dağılmış Sovyet Cumhuriyetleri diyeyim. Bu bölgede çok sık yapılıyor. Benim şahsi önerim: Yumurta bağışı ve sperm bağışı son derece ciddi bir iş. Bu bağış, gönüllülük esası ile yapılması gereken bir iş. Bağışta bulunan kişinin bunu tümüyle insani amaçlarla ve gönüllü olarak yapması lazım. Bağışta bulunan kişi, bu işin sonucunda para kazanıyorsa yani "yumurtalarını satıyorsa" bu tehlikeli olabilir. Birtakım hastalıklarını gizleyebilir. Kişi bu işlemin yapılacağı merkeze yanlış bilgiler verebilir. Bunun denetimi de mümkün olmayabilir. Dolayısıyla böyle sağlıksız bir yumurtanın alınıp bu şekilde bir bebeğin olması bence doğru değil. Gelişmiş Batı ülkelerinde çok sıkı denetimler olduğu için yumurta bağışlayanların oranı çok fazla değil. Bekleme listeleri uzayıp gidiyor. İki türlü yöntem var. Birincisinde siz kimden yumurta aldığınızı bilmiyorsunuz. Dış görünüşü tümüyle size uyan, kliniğin sizin adınıza seçtiği kişiden alınan yumurtalar. Burada ne alıcı ne verici birbirini tanımıyor. İkinci yöntemde ise, siz bekleme listesinin en'altındasınız ve kliniğe sizin adınıza bağışta bulunmak üzere birisini getirdiniz. Sizin adınıza bağışta bulunan kişi, yumurtasının kime gittiğini bilmiyor. Siz o yumurtanın kime gittiğini bilmiyorsunuz ama sizin adınız bekleme listesinin üstüne çıkıyor. Bu da ikinci bir yöntem. Kimi kliniklerde size bağışta bulunan kişiden alman yumurta size kullanılabiliyor. Burada da benim yine şahsi önerim: Arkadaş yerine birinci derece yakın akrabalardan birisinden bağışta bulunulması daha doğru olabilir. Çünkü bugün arkadaş olabilirsiniz ama yarin hâlâ arkadaş olarak kalacağınızın garantisi yoktur. Buraya kadar anlattıklarım benim yurtdışında çalışırken hastalarıma söylediklerimdi. Türkiye'de böyle bir öneri yapma şansım yok. Bunu hastalarla tartışmak bile yasal değil. Ben mutlaka yumurta bağışı gereken hastalarıma, "Size yumurta bağışı gerekiyor" dediğimde bana, "Nerede yaptıralım" diye soruyorlar. Yanıtım ise, "Bunu kendiniz araştırın. Benim size tavsiye edeceğim bir merkez yok" oluyor. Çünkü yasa bana, bundan daha ötesini konuşma hakkı vermiyor. Sperm bağışı da aynı şekilde.
- Oysa sperm bağışının yasal olduğu birçok ülke var.
- Evet, gamet yani hem yumurta hem sperm bağışının yapıldığı Batı ülkelerinin hiçbirinde sorun yok. Sperm bağışında bulunan kişiler genellikle üniversite öğrencileri. Bu iş için çok ufak paralar alıyorlar. Sistem şöyle işliyor: Sperm bağışında bulunan kişi, bağışta bulunmadan önce tam bir kontrolden geçiyor. Spermi almıyor ve o sperm donduruluyor. O sperm kullanılmadan önce bu testler bir kez daha tekrar ediliyor. Testler hâlâ negatif ise, o zaman o sperm kullanılabilir hale geliyor. Benim İngiltere ve Kanada'da çalıştığım merkezlerdeki uygulamamız bu şekildeydi. Yani kişi spermi verdi ve o hemen kullanılacak diye bir kural yok. Sperm önce donduruluyor, testler tekrar ediliyor. Ondan sonra spermler kullanılabiliyor. Bir kişinin bağışlayabileceği sperm sayısının da bir sınırı var. Çünkü öbür türlü olsa, aynı vericiden çok fazla sayıda sperm almak, istenmeyen birtakım durumlara neden olabilir.
- 40 yaş civarında ve hiç evlenmemiş çok sayıda kadın var. Kariyer tercihleri yüzünden biraz da böyle oluyor. Bu yaş civarındaki bir kadın çocuk sahibi olmak istiyor. Ama söyleyeceğim ne yumurta ne de sperm bağısı. Ben kadının kendi yumurtalarının alınıp dondurulmasının yasal olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Yine kendisi ilerde kullanmak üzere tabii.
- Yumurtaların dondurulması konusunda ülkemizde bazı kısıtlamalar var. Embriyoyu dondurup çözdüğümüz zaman yaklaşık yüzde 50 yaşama şansı var demiştik. Yumurta için bu rakam yüzde 1-2. Şimdi gelecekte neler var kısmına geliyoruz. Yeni bir yöntem çıktı: Vitrifikasyon. Artık yumurtayı da dondurmak mümkün. Önceden spermi dondurabiliyorduk. Şimdi, yumurtayı da dondurabilir hale geldik.
- Yani bu ne sağlıyor? Kadın diyelim ki 40 yaşından sonra anne olmak istiyor.
- Bu hanımlara benim önerim, 40 yaşını beklemeden daha önce yumurtalarını dondurtmaları. Çok yeni bir teknik. Yumurta dondurması, şurada birkaç aydır uygulanabilen bir yöntem. Dünyada da son bir yıl içerisinde ortaya çıkan bir yöntem. Önceden donduramıyorduk. Sadece spermi ve embriyoyu dondurabiliyorduk, yumuıta donduramıyorduk.
- Çünkü saklanamıyor.
- Donduruyorsunuz da çözdüğünüz zaman yaşamıyor. Spermde problem yok, embriyoda problem yok idi. Şimdi, yumurta dondurmak mümkün...
- Biraz anlatır mısınız nasıl oluyor yumurta dondurma işlemi?
- Yumurta dondurma işleminin Türkiye'de bazı yasal sınırlamaları var. Yumurta ve sperm bankacılığı yasak olduğu için dondurma işlemi ancak tıbbi zorunluluk halinde ve yalnızca kişinin kendisine kullanılmak üzere yapılabiliyor. Kanser tedavisi olma durumunda, erken menopoz riskinde ve yumurtalık ameliyatları öncesinde üreme fonksiyonlarını kaybetme riski olan kadınlarda dondurma işlemi yapılabiliyor. Sperm veya yumurta dondurma işlemi, tıbbi gerekçe olmadan isteğe bağlı yapılamıyor. Saklanan yumurta ileri yaşta da kullanılabilir. Çünkü rahim yaşlanmaz. Yumurta dondurulduğu anda saati durur. 30 yaşında dondurulduysa kadın 40 yaşma bile gelse yumurta 30 yaşında kalır. İleri yaşta hamile kalmanın zor olmasının sebebi yumurtanın da yaşlanmış olmasıdır ki bunu daha önce anlattım.
Olgun yumurtalar donduruluyor
- ilk önce sperm mi başarıyla dondurulmuştu?
- Evet doğru. İlk olarak sperm başarıyla dondurulup çözüldükten sonra embriyo dondurulmasına başlandı ve rutin olarak uygulamaya konuldu. Dondurulmuş ve çözülmüş insan embriyosundan elde edilen ilk gebelik 1983 yılında Trounsen tarafından bildirildi. Bu ilk başarıdan sonra dünyada birçok merkezde yumurta dondurma teknolojisinin geliştirilmesi için çalışmalar yapıldı. Yumurta büyük ve karmaşık bir yapı olduğundan düşük ısılara karşı çok hassastır. İlk çalışmalarda olgun olmayan yumurtaların dondurulması önerilirken, bugün yapılan çalışmalarda olgun olan yumurtaların dondurma işlemine daha dayanıklı olduğu gösterilmiştir. Toplama işlemi sonrasında yumurtalar etrafındaki hücrelerden temizlenir ve normal olan olgun yumurtalar dondurulur. Dondurma işlemi esnasında ismin hangi hızla azalacağı, hangi koruyucu maddenin kullanılacağının seçilmesi çok önemlidir. Yumurta dondurma işleminden sonra, dondurulmuş yumurtalar sıvı nitrojen içerisine (-196°C) konulur. Sıvı nitrojen içerisindeki yumurta genetik olarak uzun süre bozulmadan kalabilir. Yumurta dondurma-çözme sonrası doğan bebeklerde bir sakatlık görülmedi. İlk zamanlarda çözme işlemi sonrasında yüzde 60 yumurta canlı kalırken günümüzde bu oran yüzde 80-90'lara ulaştı. Aynı zamanda, yumurta çözme işlemi sonrasında başlangıçta düşük olan döllenme oranları mikroenjeksiyonun kullanılmaya başlamasıyla birlikte arttı.
Hastalara ve Topluma Mesajlar

- Kitabımızın bu bölümünde biraz daha yumuşak, belki biraz daha tıp dışı konulara gireceğiz. Tabii bilimsellikten ayrılmadan sizden bazı mesajlar isteyeceğim. Bu konu, tüp bebek olsun kısırlık olsun, toplumun gündeminden hiçbir zaman düşmeyecek gibi görünüyor. Hastalara ya da topluma mesajlar vermemiz gerekiyor. Çünkü sorun son derece toplumsal boyuta sahip. Her çocuğu olmayan kadm ya da erkek ya da çift, mutlaka ve mutlaka tüp bebek adayı mıdır?
- Değildir. Belli bir zincir boyunca ilerlemek lazım. Tüp bebeğe gelmeden önce çok daha basit bazı şeyleri düzelterek, gebe kalabilecek çiftler var. Örneğin bugün kişinin kilosunun üremeyle çok yakından ilişkili olduğunu biliyoruz. Bunu en fazla manken, balerin, dansçı, sporcu gibi hanımlarda görüyoruz. İdeal vücut ağırlığının bir hesabı var. Günümüzde şişmanlık tanım ve sınıflandırmasında beden kitle indeksi kullanılmaktadır. Bu indeks, ideal vücut oranlarına sahip olup olmadığınızı anlamaya yarayan bir hesaplamadır. Beden kitle indeksi = Beden ağırlığı(kg) / Boyun karesi formülü ile bulunuyor. Örneğin; vücut ağırlığı 63 kg , boyu 1.62 metre olan bir insanın beden kitle indeksi = 63 / 1.62 x 162= 24'tür. Beden kitle indeksine göre kilo durumu şöyle yorumlanıyor: 18,5 ve altı zayıf; 18,5 - 24,9 normal (sağlıklı); 25- 29,9 fazla kilolu; 30- 39,9 şişman; 40 ve üstü ise tehlikeli şişman. 20 ila 25'in arasındaki değerler normal kabul ediliyor. 15-16 düzeyindeki bir beden kitle indeksinde, vücuttaki yağ oranı da küçükse, bu hanım âdet görmeye belki devam ediyor ama rahmin içinde gebeliğe hazırlanması ile ilgili problemler çıkmaya başlıyor. Yumurtlaması oluyor belki ama o yumurta döllense bile, rahim içerisine yerleşemiyor. Bu problem daha da devam ediyorsa, âdetlerin arası açılmaya ya da yumurtlama düzensizleşmeye başlıyor. Daha sonra yelpazenin son noktasında artık âdetten tümüyle kesiliyor. Yani yumurtlaması tümüyle duruyor. Bu atletizm ve benzeri sporları yapan hanımlar için ideal bir şey. Adet görmek, onların antrenmanlarında daha rahat hareket etmesini önlüyor. Oysa yumurtlamanın olmaması bir süre sonra genel sağlık problemini de tetikliyor. Yumurta hücrelerinin etrafından östrojen hormonu salgılanıyor. Her kadının östrojene ihtiyacı var. Östrojen vücudun pek çok dokusunda, hanımların sağlıklı kalmasına yardım ediyor. Kemik, deri, vajina ve beyinde östrojenin olumlu etkileri var. Hastanın kilosunu normale çıkarttığınız anda her şey bir anda eski haline dönüyor. Düzenli yumurtlaması başlıyor ve kendi kendine gebe kalabiliyor. Yani her zayıf ya da çok şişman insan illa ki tüp bebek tedavisi görecek değil elbette.
- Mesela, âdet düzensizliği çok sık gördüğünüz problemlerden birisi mi?
Evet, evet çok sık görüyoruz. Adetin normalleri var. Genellikle bu bilinmediği için panik halinde doktora geliniyor. Normalden kasıt şu: 21 ila 35 gün arasında âdet görüyor olmak. Eğer bir hanım, 21 günden daha kısa aralarla âdet görüyorsa ya da 35 günden daha uzun aralarla âdet görüyorsa bu anormal kabul ediliyor. Adetin 2 ila 7 gün arasında sürmesi de normal. 2 günden kısa 7 günden usun sürüyorsa normal değil.
- Bu konuda yanlış bilinen doğrular ya da doğru bilinen yanlışlar var mı?
- Bir gün âdet görüyor ve bitiyorsa bu anormal. Ama 2 gün görüyorsa, normal. 7 günden daha uzun sürüyorsa, 8- 10 gün sürüyorsa bu da anormal. Hasta bize, "Benim âdetim düzensiz" şeklinde bir şikayetle geliyor. "Kaç günde bir âdet görüyorsunuz" diye sorduğumuzda ise, "Her ay şimdiye kadar hep 28 günde bir veya 26 günde bir görürken, bu ay 34. günde gördüm" diye yanıt veriyor. Bunda hiçbir anormallik yok. Arada bir böyle bir şey olabilir. Bunun nedenini araştırılabilir. Ama çoğu kez düzeltilmesi gerekmeyen önemsiz bir şey çıkacaktır. Ya da bir ay sonra zaten bu kendiliğinden düzelecektir. Bir diğer parametre de âdet kanamasının miktarı. Burada da 20 ila 80 mililitre kadar kan kaybediyor olmak normal. 20 mililitreden daha az, 80 mililitreden daha fazla olması anormal.
- Bunu nasıl ölçeceğiz?
- Bunu kullanılan ped sayısı ile anlıyoruz. Kuru ped ve ıslak ped tartıldığında içinde ne kadar kan tuttuğu anlaşılıyor. Bu hesaptan normal ya da anormal olduğunu belirlemek mümkün. Yıllar içerisinde zaten belli bir tecrübemiz oluyor. Hastanın anlatmasından âdet miktarının fazlalığı ya da azlığı ortaya çıkıyor. Bir de bir grup hasta var ki son derece titiz hanımlar. Çok sık ped değiştiriyorlar. Onlarda da bunu göz önüne almak lazım. Çok fazla ped değiştiren bir hanım, 80 mililitreden daha fazla kanıyor demek değil.Âdet düzensizliği olduğu için gelen hastanın öyküsünde bunları biraz ayrıntılı bir şekilde sorgularız. Bunlara yanıt aldığımızda genelde çok da anormal bir durum olmadığını görüyoruz.
- Bir kadının 45 gün âdet görmesi ya da kanamasının aylarca devam etmesi normal mi? Diyelim ki 35 yaşındaki bir kadının, aylarca âdet görmemesi de anlamlı değil mi?
- Bunlar anormal durumlar. Bu âdet düzeninin anormalliklerinde, kadının yaşı çok önemli. Çünkü her yaş grubunda yapmanız gereken şeyler var, örneğin İngilizcede teenager denilen bir grup var. 10'lu yaşlar yani 19 yaş hâlâ teenager. İlk âdetini 13 yaşında gördüyse bu genç kız, 20 yaşma gelene kadar böyle. Bu yüzden âdetlerinde anormallik olması beklenebilir. En sık, ortaokula giden kız çocuklarda görülüyor.
- Adet yaşı, 12-13 mü?
- Ortalama yaklaşık 13 yaş. Annesi kız çocuğunun elinden tutup getirir; "Çocuğun âdetleri ile ilgili problem var" diye. Oysa henüz normal hormon düzeni oturmamıştır. Hormonlar vücutta dalgalanmalar göstererek salgılanıyorlar. Bu dalgalanmaların yerleşip belli aralarla salgılanabilir hale gelmesi bir süreç gerektirir. Bu süreç içerisinde her şey normale dönecektir. Genç kızlıktan, daha doğrusu çocukluktan genç kızlığa geçiş bir süreç. İşte, önce meme gelişimi başlıyor, ardından kıllanma başlıyor, ondan sonra âdet görmeye başlıyor filan gibi; yani nasıl orada bir süreç varsa, bu hormon salgısının da düzenli hale gelmesi ve yumurtlamanın düzenli hale gelmesi yıllar içerisinde olan bir şey. Dolayısıyla burada bir anormallik yok. Genellikle bu yaş grubunda bu hormonlardaki dalgalanmaların yerine oturmamış olması ile ilgili âdet düzensizlikleri oluyor. Böyle bilinirse aile panik yaşamıyor. Bunun normal olduğu bilinmeli. Bu anormalliği de düzeltecek birtakım ilaçlar var. Bunun tam tersi ise ileri yaş grubunda yaşanıyor. 40'lı yaşları geçtikten sonra menopoza yakın hanımlarda böyle bir âdet düzensizliği varsa, bunun altında kanser aramak gerekebilir. Rahim içini döşeyen endometrium dediğimiz tabakanın kanseri olabilir. Oradan parça alarak patolojide incelettirmek lazım. Bunu yapmamak tıbbi hatadır. Mutlaka yapılması gereken bir şey. Gördüğünüz gibi ikisi de âdet düzensizliği, ikisinde de anormal bir kanama var. Bir tanesine kürtaj yapmanız gerekiyor, ötekine böyle bir şey yapmak gerekmiyor. 30'lu yaşlarda, yani üreme çağındaki hastalarda da bunun nedenini araştırıp, nedene yönelik tedavi gerekiyor. Hastanın çocuk isteğinin olup olmaması bu tedaviyi belirliyor. Çocuk isteği olmayan bir hanıma, örneğin doğum kontrol hapı vererek âdetleri düzene sokmayı amaçlıyoruz. Çocuk isteyen bir hanıma ise yumurtlamayı düzenlemek için ilaç veriyoruz. Çünkü bu âdet düzensizliklerinin yüzde 90'nda altta yatan neden yumurtlamanın olmaması. Yüzde 10'unda ise yumurtlama olmasına rağmen âdet düzensizliği olabiliyor. Bunun nedenini iyi araştırmak gerekiyor. Bunun için testler yapmak gerekiyor.
- Şimdi, aklıma kullandığınız kürtaj kelimesi takıldı. Gerçi, o kürtajı "çocuk aldırmak" olarak kullanmadınız tabii ki. Ama hemen aklıma geldi. Düşükler, özellikle yanlış bilmiyor. Bir de çok fazla kürtaj olmak yani çocuk aldırmak. Bu da kadının üremesini etkiliyor. Düşüklerin infertiliteye etkisi var mı? Bir de toplumun neredeyse "aile planlaması yöntemi" gibi kullandığı kürtajlar var. Hep söylenir ya kulaktan kulağa duyarız: "İlk bebeğini aldıran kişi, kısır bir kadın haline gelebilir." Kürtajlar, üreme yetimizi bozuyor mu?
- Tanımları doğru koyalım ilk önce. Gebe kalıyor olmak ama bunu düşürüyor olmak infertilite değil. Hiç gebe kalamamaya biz infertilite diyoruz. Arka arkaya düşük yapıyor olmak, ayrı bir hastalık grubu. Bunlar, "Tekrarlayan Gebelik Kaybı" başlığı altında inceleniyor. Arada normal bir doğum yapmaksızın, 3 taneden daha fazla sayıda tekrarlayan gebelik kaybı varsa, bu araştırılması gereken bir durum. 3'ten daha az sayıda, 1-2 kere düşük yapmış, üçüncü gebeliği sağlıklı olur mu, tabii ki olabilir. 3 ve daha üzerinde tekrarlayan gebelik kaybı varsa, bunu araştırıyoruz. Araştırmaya başladığınız zaman, tekrarlayan gebelik kaybı olan bir hanımda, rahminin sağlıklı bir gebeliği sonuna kadar götürmeye yetecek büyüklükte olmadığını görebiliriz. Rahimde, hacmini daraltan birtakım yapısal anormallikler, anatomik anormallikler karşımıza çıkabilir. İşte bunlar bir infertilite nedeni. Öte yandan, kadın ilk başta gebe kalmış. Her şeyi normal ama çocuk istemediği için aldırmış yani kürtaj olmuş. Tekrar gebe kalamazlar diye bir gerçek yok. Tabii kürtajın hangi koşullarda nasıl yapıldığı çok önemli. Kürtaj sonrasında birtakım sıkıntıların yaşanıp yaşanmadığı önemli. Çünkü kürtaj sonrasında bir enfeksiyon geliştiyse ve sonucunda rahmin iki karşılıklı duvarı birbirine çeşitli yerlerinden yapıştıysa, gebe kalmak mümkün olmayabilir. Bunun da özel bir adı var: "Asherman Sendromu."
- Başlı başına bir hastalık.
- Nadir görülen bir durum ama kürtaj sonrası meydana gelebilir.
- Yok, böyle bir şey değil mi? Bu bir mit mi?
- Böyle bir şey yok. Doğum yapmadan arka arkaya kürtaj olmak hiç de tavsiye edilen bir şey değil. Çünkü bu kürtaj esnasında rahmin belli bir bölgesini "küret" dediğimiz bir aletle dışa doğru boşaltıyoruz. Burada bazen kontrolden daha fazla rahim dokusu dışarıya alınırsa, işte bu iki duvar arasındaki yapışıklık ihtimali artıyor. Enfeksiyon bu durumu artırıyor. O bakımdan kürtajı bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanmamayı şiddetle tavsiye ediyorum. Çok güzel doğum kontrol yöntemleri var elimizde. Yüzde 99'dan daha fazla oranda koruyabilen doğum kontrol yöntemleri varken, kürtajı doğum kontrol yöntemi yerine koymak hiç doğru değil. Hatta doğum kontrol hapları için söyleyeyim. Bugün 2006 yılında biliyoruz ki artık doğum kontrol hapları kadınları kanserlere karşı da koruyor. Yani doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda rahmin içini döşeyen endometrium tabakasında kanser gelişme ihtimali yüzde 40 azalıyor. Yumurtalık kanseri görülme ihtimali ise yüzde 50 azalıyor. Doğum kontrol hapının yaptığı koruyucu etki o kadar güzel bir etki ki varsayalım ki hanım hapı 5 yıl kullandı, bıraktı. Koruyucu etki 10 yıl devam ediyor. Hap kullanan hanımlar hapı kullanmayanlara göre "hapı yutmamış" oluyorlar. Daha sağlıklılar. Doğum kontrol haplarının, doğum kontrolü dışındaki yararlı etkilerini alt alta yazdığımız zaman yaklaşık 30 kadar yararlı etki çıkıyor. Adet miktarını azalttığı için kansızlık daha az görülüyor. Memenin "fibrokistik hastalığı" denen bir durum var, onun görünmesini azaltıyor gibi. Tabii hap kullanamayacak bir grup hasta da var. Bu hanımların hap kullanması kesinlikle yasaktır. Tabii sağlık kontrolü sonrası ortaya çıkıyor. Temelde bilinmesi gereken bir şey; sigara içimi ile hap kullanımı bir arada asla mümkün değil. Sigara içiyorsa, doğum kontrol hapı yerine başka bir yöntemle korunması lazım. Bir de anne, teyze, kız kardeş gibi birinci derece yakın akrabasında meme kanseri olanların da hap kullanmasını bugün için önermiyoruz. Ama bugün hap kullanabilir hale gelen kadın oranı çok arttı. Çünkü çok daha düşük dozlarda ilaçlar piyasada. Hanımlara kürtaj olacaklarına hap kullanmalarını öneriyorum.
"Yirmiye yakın tüp bebek denedik!"
- Biraz da sizden bahsedelim. İki tane minik çocuğunuz var. Birinin adı, Nazım. Birinin adı, Eliz. 14 aylık ikisi de. ikiz bebekleriniz tüp bebek yöntemiyle dünyaya geldi. Kaç yıllık evlisiniz?
- On birinci yıldayız.
- Bir Kadın Doğum Uzmanı olarak, aynı zamanda Tüp Bebek Ünitesi'nin de başındasınız. Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nın da başkanısınız. Tüp bebek ikizleriniz olduğu ve bu süreci bizzat eşinizle yaşadığınız için hastalarınızı biraz daha iyi anladığınızı düşünebilir miyiz?
- Elbette, ben gelen çiftleri çok iyi anlıyorum. Ancak, duygularımı mesleğime karıştırmamaya da özen gösteriyorum, ama dediğiniz doğru. Endometriosis denilen bir hastalık vardır. Bu hastalık, rahmin iç yüzünü döşeyen endometrium dokusunun, rahmin içi dışında vücudun başka yerlerinde yerleşiyor olmasıyla oluşuyor. Bu hastalık eğer yumurtalığın içerisine yerleşmişse buna da endometrioma diye özel bir ad veriliyor. Eşim de bu endometrioma nedeniyle, üç kez ameliyat geçirdi. Bunların iki tanesinde karnı açıldı. Karnın her açılıp kapatılması ameliyatı sonrasında karın içerisinde organların birbirlerine yapışıklıkları olabiliyor. ikincisi ise bu "endometrioma hastalığı" nedeniyle oradaki o endometrium dokusunun çıkartılması sırasında normal yumurtalık dokusunun da bir kısmı çıkıyor. Bu genel bilgiyi böyle vermek tabii ki kolay ama bu insanın başına da gelebiliyor. Bizdeki problem bu idi. Arkasından da eşimin fallop tüpleri tıkandı. Bu nedenle biz, çok fazla sayıda tüp bebek denedik. Yirmiye yakın tüp bebek denemesi yaptık. Bunların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı da Kanada'da çalıştığım üniversitede gerçekleşti. Biz biraz daha
şanslı gruptayız, öyle diyeyim. Çünkü tedavi takibi benim tarafından yapıldığı için hastaların yaşadığı birtakım sıkıntıları ortadan kaldırabiliyorduk. Kan alınması icap ediyorsa, sabahleyin ben evde kanını alıyordum. Eşim Ebru ise işine gidebiliyordu. Ultrason tetkiki yapılması gerektiğinde akşam işten çıktığı zaman, bana hastaneye uğruyordu. Birlikte eve dönüyorduk gibi. Bunlar bizim kolaylıklarımızdı. Ama gene de her tedavinin sonunda bir başarısızlık olabileceğini bilsek bile yaşanan başarısızlıklardaki yıkımı birlikte yaşadık. Eşim kendisini başarısız olunabileceğine hazırlamış olmasına rağmen yine de bunu kendisine ve yakın çevresine açıklamakta güçlük yaşıyordu. Ebru'nun durumu kötüydü. Benim durumuma bir de eşimin üzülüyor olması ekleniyordu. Bu durum beni çok daha fazla yıpratıyordu. Bu, bizim özel durumumuz. Genellemek doğru değil. Bana şöyle bir katkısı oldu. Onları anlamama yardımcı oldu benim özel durumum. Eminim ki bütün meslektaşlarım aynı şeyi biliyorlar, hastalarına bu bilgileri veriyorlar ama ben bunu yaşadığım için biraz daha farklı olabilir. Yoksa bundan, "Ben hastalarıma herkesten daha farklı yaklaşıyorum" gibi bir imaj çıksın istemem. Böyle bir şey söylemiyorum. Ama bana bu şekilde gelen hastalar var: "Biz, sizin çocuklarınızın olduğunu gazetede okuduk, internette gördük..." Teorik olarak söylediğimiz ama pratikte pek de karşılaşmadığımız bir durum. "Kaç kez deneme yapalım" diye soran hastalarıma, "Bunun teorik olarak bir sınırı yok. Maddi ve manevi dayanma gücünüze" bağlı diye yanıt veriyorum. Biz bunu çok kere deneyebildik ama herkes bu şansı bulamıyor. Bir başka yere varmak istiyordum buradan. Birtakım hastalar, "Sizin bu şekilde denemeler sonucunda çocuğunuzun olduğunu gördük. O nedenle size geldik. Sizin bizi anlayacağınıza inanarak geldik" diyorlar. Doğru, ben onları çok iyi anlıyorum. Başka meslektaşlarım anlamıyor manasında konuşmuyorum. Mutlaka onlar da anlıyorlar. Hastalarla aramızda karşılıklı bir bağ olabiliyor.
- Herkesin yaşayabileceği bir durumu siz de yaşadınız. Herkes sonuçta istiyor ama çocuk sahibi olamayabiliyor. Sizin de böyle bir süreciniz olmuş.
- Tabii çok mutlu bir şey insanın çocuğunun olması. Keşke elimden gelse de bana gelen herkese bu mutluluğu verebilsem ama bazen bunu veremiyorsunuz. Veremeyince de üzülüyorsunuz. Ama bu üzüntüyü hastaya da çok belli etmemek durumundasınız. Yani üzüldüğünüzü hastanız da biliyor sizin. Ama bunu, çok aşırı uçlara kaçırmak, sevinç ya da üzüntüyü aşırı uçlara kaçırmak doğru değil. Hastalar da biliyorlar ki bu bir ekip işi. Sadece hekim değil, ekibin tamamı hasta ile birlikte seviniyor ya da üzülüyor. Bizim merkezimizin sekreterinden hemşiresine, embriyologundan etrafın temizliğine yardım eden hanım dahil herkes gebe hastamızla birlikte sevinir, gebe kalamayan ile birlikte en azından iç çeker, üzülür. Ama bunu hastalarımıza her seferinde yansıtmak istemeyiz.
- Hocam, hemen her ilde bir tıp fakültesi var. Hepsinin sizin merkeziniz gibi akademik bir Tüp Bebek Merkezi yok.
- Çünkü Tüp Bebek Merkezi kurmak çok ucuz değil. Her tarafta da gerekli değil. Bunun planlamasının yapılması gerekiyor. Türkiye'de bu planlama yapılıyor mu diye sorarsanız, bence yapılmıyor. Ama her merkezin, her üniversitenin bir tüp bebek merkezi olması gerekmiyor. Bazı konularda bazı üniversiteler, diğer konularda da başkalarının önde olması, orayı referans hastane olarak kullanmak daha akıllıca.
- Türkiye'deki ilk tüp bebek doğumunu Prof. Dr. Refik Çapanoğlu, Ege Üniversitesi Tıp Fakiiltesi'nde gerçekleştirdi.
- Doğru, İzmir'deki diğer üniversite. Bizimki Dokuz Eylül Üniversitesi.
- Türkiye'deki geçmişi zaten çok eski değil. Merkez 1985'te kurulmuş sanırım. İlk tüp bebeğimiz Ece 18 Nisan 1989'da doğmuş.
- Türkiye'deki ilk yasal tüp bebek merkezi Ege Üniversitesi'nde kuruldu.
- Sonra arkasından hangi üniversiteler geldi?
- Kronolojik sıralamayı bilmiyorum. İkinci merkez bildiğim kadarıyla Ankara Zekai Tahir Burak Doğumevi. Sonra Hacettepe geliyor. Ama kronolojik sırayı tam bilmiyorum.
- Sizin merkeziniz, Dokuz Eylül Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi kaç yıldan beri faaliyette?
- Son beş yıldır faaliyetteyiz. Şu andaki durumumuzda, dünyanın diğer önde gelen merkezleriyle aynı başarıyı yakalamış vaziyetteyiz. Teknolojik olarak onlardan farklı durumda değiliz. Dolayısıyla, biz kendi merkezimizle iyi şeyler yapıyoruz. Merkezimiz diğer merkezler gibi başarıyla hastalara elinden gelenin en iyisini vermek için çalışıyor.
- Aylık ya da yıllık ortalama başvuru rakamlarını sorsam size?
- Bakm bu rakamları sadece Sağlık Bakanlığı açıklayabilir. Bütün merkezler rakamlarını Sağlık Bakanlığı'na veriyorlar ama ne kadar sağlıklı veriyorlar bilmiyorum.
- Verilecek mesajlar?
- Evlendikten sonra çocuk sahibi olma yaşını ileriye itelememek ya da çocuk sahibi olmanın belli yaştan sonra zor olabileceğini bilerek plan yapmalarını öneriyorum çiftlere. Teknoloji, size yardımcı, ama her işin bir maliyeti var. Burada maddi maliyetten bahsetmiyorum, manevi olarak da bu işler zannedildiği kadar kolay olmayabilir. İşin içerisine girenler bunu çok iyi bilirler.
- "Yaşayan bilir" diyorsunuz.
- Doğru, yaşayan bilir, bu işi yapan da bilir; ama yaşayan daha iyi bilir. O bakımdan doğal yollarla olabilecekken bu imkanı kullanmakta yarar var.
- Yani sonsuz bir şekilde bu bizim elimizde, biz buna sahibiz, gibi düşünüp her şeyi çok da ileriye ertelememek lazım.
- Sadece yaş değil tabii burada. Günümüzde artık bekaret bir tabu olmaktan çıktı. Ve burada gençlere düşen, sağlıklı koşullarda temasta bulunmaya özen göstermek. Çünkü sadece çocuktan korunmakla o yaş grubu için iş bitmiyor. Cinsel temasla bulaşan hastalıklar sonucu tüplerin hasar görmesi, tıkanması ve arkasından gebe kakmamak tehlikesi mevcut. Cinsel temasla bulaşan hastalık sonucu, tüplerle yumurtalıklar arasında meydana gelen bir apse nedeniyle, kadın karnı açılarak ameliyat edilmek mecburiyetinde kalabiliyor. Tüpü alınmak mecburiyetinde kalabiliyor. Öbür tarafta, karın açılarak yapılan ameliyat sonucu,
birtakım yapışıklıklar ortaya çıkabiliyor. Yani bizim ölçümüz sadece yaş değil. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar sadece hanımlar için değil, erkekler için de önemli.
Hekimden korkmayın
- O zaman ne yapmak gerekiyor?
- Hekimden korkmamak lazım. Hanımların düzenli muayeneye gitmeleri onlara çok şey kazandırır. Örneğin yılda bir defa "smear testi" yaptırmak son derece basit bir şey. Bundan kaçmamak gerekiyor. Bu testi yaptırmaya gittiğinizde yapılacak olan muayene sırasında sizin fark etmediğiniz bir yumurtalık kistinin teşhis edilmesi ve belki birtakım ilaçlar kullanarak bunları küçültmek mümkünken, bunun daha da büyüyüp ameliyat olması önlenebilir. Düzenli kontrol altında olmalarım ister evli ister bekar olsun her hanıma tavsiye ediyorum. Hele evli hanımların hiç olmazsa yılda bir defa jinekoloji uzmanına kontrole gitmeleri son derece önemli. Şiddetle tavsiye ediyorum.
- Doktordan korkmayacağız, tamam da, herhalde öğrenmeye de meyilli olmak gerekiyor değil mi? Karşınıza gelirken sorularla gelmek, doktordan korkmamak kolay değil. Bizim insanımızın doktorun karşısında eli ayağı titriyor mu?
- Bunun çeşitli nedenleri var tabii. Sosyal güvenlik sistemi ile ilgili problemler var. Hekime ulaşmak ile ilgili güçlükler var. Gittiği yerde doğru adrese ulaşamamak gibi durumlar var. Bunların hepsinin farkındayım. Ancak, gene de bunlara rağmen hekime ulaşmak, düzenli periyodik muayenelerin yapılması çok önemli.
- En azından birinci basamak, sağlık hizmetinden başlayarak değil mi?
- Kesinlikle sağlık ocağındaki pratisyen hekim çok önemli bir konuma sahip. Ondan sonra da sizin, benim bahsettiğimiz bilgili olmak önem kazanıyor. Ne zaman, nereye gitmesi gerekiyor, hangi aşamadan sonra tedavinin diğer seçenekleri varsa bunları hekimi ile tartışabilmeli. Bunlar tabii okunarak, araştırılarak bulunacak şeyler. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay. Biz, belki okuma özürlü bir toplumuz diye geçer ama kişiler kendileri ile ilgili bir problem olduğu zaman okuyorlar, araştırıyorlar. Bunu herkesin yapması lazım. İlla bir problem olduğunda değil, problem olmadan da araştırılıp genel bilgi sahibi olmak gerekiyor.
- İnşallah bizim web sitemizde bu anlamda bir nebze de olsa katkıda bulunacak insanlarımıza.
- Umarım. Faydalanmalarını arzu ederim.
Nereden Geldik, Nereye Gidiyoruz?

- Üreme sağlığında olsun veya infertilitede olsun, nereden gelip nereye gidiyoruz? Herhalde siz, bu son yirmi yıla bir projeksiyon yapabilirsiniz. Ondan sonra da zaten beklentiler, yeni gelişmeler, yeni teknolojileri konuşacağız.
- İlk tüp bebek doğumu İngiltere'de 1978'de gerçekleşti. Ama bunun tabii, bir mutfak kısmı var. Bunun bir hazırlanma kısmı var. O çok daha öncesine gidiyor. İngiliz doktorlar yıllarca çalışıp başardılar.
Hasta genler ayıklanıyor
- İngiliz değil mi?
- İkisi de İngiliz. Bir tanesi hâlâ hayatta. Robert Edwards ile geçtiğimiz günlerde bir araya geldim. Louise Brown (ilk tüp bebek olarak doğan kız) bana, daha doğmadan önceki hikayeyi anlattı. Ama biz, milat olarak doğumu alıyoruz. Ondan sonra ilk büyük gelişmeyle 1990'larda karşılaşıyoruz. Aradaki 12 yıl boyunca tüp bebekte çok büyük gelişme yok. Bu geçiş döneminde ilk tüp bebekte laparoskopi ile yumurtalar alınmış iken bunun yerini ultrasonografi ile yumurta toplanması yöntemi aldı. Bu ultrasonografide önceleri karından yapılan ultrasonu daha sonra idrar torbasının içerisinden yumurtalıklara ulaşmak gibi birtakım yöntemler izledi ama bugünkü kullandığımız tarzdaki aletlerin kullanılması 1980'lerin ortalarından itibaren oldu. Aletlerde ufak tefek gelişmeler oldu. Elde edilen yumurta sayısı biraz daha artırılabildi böylece. İlaçların bu işte kullanımına gelirsek eğer, ilk tüp bebek doğal bir siklus'ta gerçekleşti. Herhangi bir ilaç kullanmaksızın Louise Brown'ın annesinin kendi kendine geliştirdiği bir yumurtadan elde edilmişken daha sonra, "Daha fazla sayıda elimizde yumurta olursa, daha fazla sayıda embriyomuz olur. Bunların içerisinden daha iyilerini seçmek imkanı olur" düşünce zinciri içerisinde tedavide bazı değişiklikler meydana geldi.Ama bunlardan daha önemlisi, 1990'iı yıllarda 2 değişim tüp bebek uygulamasına girdi. Bunlardan birisi, "erkek infertilitesi"nde çığır açan "mikroenjeksiyon." Bunun da tabii bir mutfağı var. Bunun da hazırlanması öncesinde, önceden biz yumurtanın dışındaki kabukta küçücük bir delik açıp, onun altına sperm koyuyorduk. Buna "SUZI yöntemi" adı verildi. Yine aynı yıllarda, tüp bebeğe uyum sağlayan bir başka gelişim ise "preimplantasyon genetik tanı" denilen, transfer edilecek embriyoların genetik yapılarının incelenmesi ile ilgili teknoloji gündeme geldi. Bunlardan "mikroenjeksiyon" çok hızlı gelişerek, çok yaygın kullanılır hale geldi. Bugün artık, IVF yapan tüm kliniklerde mikroenjeksiyon uygulanıyor. Yapmayan yok denecek kadar az.
- "Preimplantasyon genetik tanı" nasıl bir detti?
- Bu gelişme mikroenjeksiyon kadar hızlı olmadı. "Preimplantasyon genetik tanı" hâlâ sadece belli yerlerde yapılabiliyor. Bugün itibariyle 23 kromozomun tamamını test etmeye yetmiyor. Sadece 8 kromozom test edebiliyor. Ancak, özel bazı durumlar varsa, kişinin bu taranan 8 kromozomun dışındaki kromozomların bir tanesinde anormallik varsa, o kromozomları da test etmek mümkün. Bir nebze elbise dikmeye benziyor, yani konfeksiyondan hazır almaktan değil de elbiseyi özel olarak kişiye dikmek gibi bir uygulama. Bu konuda yapılacak işler var. Dolayısıyla günümüze doğru gelişmeleri takip ederken bunlara rastlıyoruz.
- "Preimplantasyon genetik tam" hakkında biraz daha geniş bilgi verebilir misiniz? Oldukça önemli ve hayati bir konu.
- Genetik, biyolojinin kalıtım ve çeşitlilikle ilgilenen dalı. Genetik madde hücre çekirdeğinde bulunan DNA (deoksiribonükleikasit) molekülüdür. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler DNA molekülü üzerindeki nükleotid dizileridir. DNA molekülünün proteinlerle bir araya gelerek oluşturduğu yapılar kromozom olarak adlandırılır. İnsan hücreleri 46 kromozom içerir. Bunların 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir. Cinsiyeti belirleyen kromozomlar "X" ve "Y" kromozomları olarak adlandırılır. (46 "XX" dişi / 46 "XY" erkek). Genetik materyalde meydana gelen her türlü mutasyonlar (değişimler), artma ve azalmalar zararlı etkilere yol açıyorsa, genetik hastalık olarak nitelendiriliyor. Genel olarak genetik hastalıkların sıklığı ile ilgili bilgi vermek oldukça zordur. Çünkü genetik hastalıkların bir kısmı yaşamın ileri dönemlerine kadar belirti vermeyebilir. Örneğin gut, "koroner arter hastalığı," diyabet gibi multifaktöriyel kalıtım gösteren hastalıkların sıklığının belirlenmesi güçtür. Buna karşılık sayıları' 6 bine yaklaşan tek gen hastalıklarının tüm aykırı doğumlar içinde görülme sıklığı yüzde 1 kadardır. Yeni doğan döneminde kromozom anomalisi görülme oranı ise yüzde 0,56 olarak saptanmıştır. Gebeliğin ilk 3 ayında bebek kaybıyla sonuçlanan kendiliğinden oluşan düşüklerin yüzde 50-60'mda
bir kromozom anomalisi vardır. Erişkin dönemde de tüm kanserlerin yüzde 1 kadarı bir genetik faktöre bağlıdır. Bu durumda, 25 yaş temel alındığında, toplumun yüzde 5'inin genetik faktörlerin önemli rol oynadığı bir hastalıktan etkilendiği görülmektedir. Genetik hastalıkların tanı ve tedavisinde son yıllarda kaydedilen hızlı gelişmeye karşın, halen tedavisi imkansız ya da ölümcül birçok genetik hastalığın önlenmesinde "Genetik Danışma ve Doğum Öncesi (Prenatal) Tanı" en etkin yöntemlerdir.
- Ya tüp bebekte ilaç tedavisi?
- 1990'larm ortalarında, "İlaç kullanmayı ortadan kaldırarak, hiç ilaç kullanmadan tüp bebek yapmak mümkün müdür" tarzında birtakım araştırmalar başladı. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda ilk bebek, 1994 yılında Kore'de doğdu. Arkasından bu çalışma Avustralya'da tekrar edildi. İlaç kullanmadan gerçekleşen ilk gebelik, Kore'de elde edildi. Sezaryen sırasında yumurtalıktan alınan olgunlaşmamış yumurtaların, laboratuvar ortamında olgunlaştırılıp, başka bir hastaya (yumurta bağışı tarzında düşünün) transfer edilmesiyle gerçekleşti. 1991'de ilk kez Kore'de uygulanmaya başlanan bu teknik Kuzey Amerika'da da denendi. Ama başlangıç çalışmaları çok başarılı değil. 1999 yılma kadar bu şekilde yapılan 56 tane vaka bildirildi. Bunlardan sadece 2 tane gebelik elde edilebildi.
- Demek ki...
- Çok da başarılı değil gibi. 1999 yılında Kanada'da benim de içinde bulunduğum bir ekip ile birlikte böyle bir çalışma yaptık. Sonuçlarımızı dünyanın en saygın, en itibarlı dergilerinden bir tanesinde yayımladık. Dünyada o güne dek 56 vakada toplam 2 gebelik elde edilmişken bizim 20 hastada 25 siklus'ta elde ettiğimiz başarı oranımız yüzde 40 idi. 20 hastada 25 deneme sonunda 10 tanesinde gebelik elde etmiştik. Bu sonuç, o güne kadar bu konuda yapılmış dünyadaki en başarılı çalışmaya ait. Bunu devam ettirdik ve şu anda belli bir yere geldi, oturdu. Burada yapılan işlem şu: Normalde biz klasik tüp bebek hastalarına ilaçları vererek yumurtaları olgun hale getiriyoruz. Aldığımız yumurtaları, gerek mikroenjeksiyon olsun gerek klasik IVF yardımıyla dölledikten sonra elde ettiğimiz embriyoları rahme transfer ediyoruz. İlaçsız tüp bebek denemesinde ise, aldığımız yumurtaların tamamı "olgunlaşmamış yumurta." Bunları laboratuvar ortamında olgunlaştırıyoruz. Bu olgunlaştırma süreci, 24 ila 48 saat sürüyor. Olgunlaştırdıktan sonra tüp bebekte ya da mikroenjeksiyon da yaptığımız gibi elde ettiğimiz embriyoları rahim içerisine transfer ediyoruz. Bu şekilde gebelikler elde ediliyor. Bu gebeliklerde, doğan bebeklerle ilgili birtakım soru işaretleri vardı. Oysa bugün, bu yöntemle doğan bebeklerde ne doğal yollardan ne de klasik ilaç kullanılarak doğan bebeklerden daha fazla bir anormallik olmadığı da ortaya çıktı. Dolayısıyla bu bir alternatif tedavi yöntemi olsa bile ne yazık ki herkese uygun değil.
- O zammı, ilaç maliyetlerinin azaltılması en azından çok kolay ya da yakın gözükmüyor.
- Tabii, ilaçsız tüp bebeğin avantajlarından bir tanesi sizin dediğiniz gibi maliyetin azalması. Maliyet azaltıcı etken sadece ilaçlar değil, tedavinin basitleştirilmiş olması da maliyetleri azaltıyor. Bu yöntem sayesinde ilaçlara bağlı oluşabilecek yan etkilerden de kurtulmak mümkün. Çünkü bugün ilaçlara bağlı istenmeyen birtakım etkiler ortaya çıkabiliyor. İlaçsız tüp bebek yöntemi sayesinde, bundan da tümüyle kurtuluyoruz. Bir başka gelişme ise, geçtiğimiz yıl gündeme gelen yumurtaların dondurulmasıydı. Dondurmak bir şey değil de dondurduktan sonrası önemli.
1 | 2 | 3 | 4 | 5
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 1087
Tarih: 14-04-2011, 19:05 | sıkça sorulan sorular
- Hocam, fakültenizde hizmet veren Tüp Bebek Merkezi'nin başındasınız. Bunca yıldır tüp bebek ile uğraşan bir hekim olarak yaklaşık bir yıl önce sizin de tüp ikizleriniz oldu... Hocam, insanoğlu neden üremek istiyor? Bu içgüdüsel bir istek mi?
- Aslında üreme sadece insana özgü değil. İnsanları diğer canlılardan ayıran tek özelliği, akıllarının olması. Üreme ve yemek yeme bütün canlılarda devam eden bir özellik. Dolayısıyla insana özgü bir şey degü.
- İnsanlar hızlı mı üriüyor diğer canlılara göre?
- Hayvanlar insanlardan çok daha hızlı üriiyorlar. Yeni doğan insan yavrusu bakıma muhtaçken, diğer türlerde yavrular bakıma bu kadar çok muhtaç olmaksızın hayata başlayabiliyor. Bizde durum biraz daha farklı ve yeni doğan bir bebek çok daha zor büyüyor ve mutlaka bakıma ihtiyacı var. Bu bizi diğer canlılardan ayırıyor. Bebeğin mutlak bir bağımlılığı var. Ama bu bağımlılığa rağmen insanı bütün türlerden daha güçlü kılan, hatta hepsine hükmeder hale getiren bir özelliği var: Düşünebilmesi. Üremek istemesi ya da bu konudaki doyumsuz çabasına etki eden faktörler var mı diye sorarsanız net ve doğru cevap bugün için bilinmiyor.Ancak, içgüdüler ve hormonlar için söylenecek birtakım bilgilerimiz var. Örneğin hanımların üremeye erkeklerden çok daha fazla ihtiyaç hissetmesi tamamen içgüdüsel bir durum. Yani kadının "anne olmalıyım" hissi erkekteki "baba olmalıyım" hissine daha baskın. Bunun niye böyle olduğunu açıklamak benim bilgi dağarcığımın dışında ne yazık ki.Bunu açıklamak daha başka bir profesyonellik gerektiriyor. Bunun yanıtını, artık bizde de çiftlerin dertlerine derman olmaya başlayan "üreme psikiyatristleri" veya "üreme psikologları" vermeli. Çiftlerin bu tarz bilgileri üreme konusunda uzmanlaşmış psikiyatri uzmanları veya psikologlardan almalarının daha doğru olacağı kanaatindeyim.
- O zaman şöyle sorayım: Kadın Hastalıkları ve Doğum ya da diğer bir deyişle jinekoloji bilim dalının uğraşı alanına üremenin hangi safhaları giriyor?
- İsterseniz oraya gelmeden önce şu konuyu iyice anlaşılır hale getirelim. Çocuk sahibi olmakta güçlük çeken ve bu yüzden stres ve sıkıntı çektiğini fark ettiğim ya da bana bunu doğrudan söyleyen hastalara asla amatörce yaklaşıp "şöyle yapın böyle yapın" demiyorum. Bunun yerine onları bizim kliniğimizin üreme psikolojisi ile ilgilenen psikologlarına, gerekirse psikiyatristlerine yönlendirmeyi uygun buluyorum. Bizimki, yani kadın doğum bölümünün yaptığı, biraz daha elle tutulur, gözle görülür şeyler. Örneğin hormonlarına bakıyoruz. Buna göre birtakım çıkarımlarda bulunuyoruz. Ya da ultrasonografi çekiyoruz. Burada gördüğümüz anormallikler üzerine daha elle tutulur gözle görülür bilgilerimiz oluyor. Lütfen yanlış anlaşılmasın, psikiyatristler ya da psikologlar görünmeyen şeylerle ilgileniyorlar demek istemiyorum. Onların çalışma alanına son derece saygı duyuyorum. Bu ayrı bir profesyonellik.
- Paslaştyorsunuz ama...
- Buna paslaşma diyemeyiz. Hastalarıma, benden daha fazla yararlı olacağına inandığım bir yerden yardım istiyorum. Bir bakıma kendim için de istemiş oluyorum. Çünkü o konuda ben yardımcı olmaya çalışırsam bazı şeyleri eksik yapabilirim. Biz tıp öğrencisiyken, bize üniversitede hocalarımız, iki konuda amatör olmamayı öğütlemişlerdi: Hormon Bilimi (endokrinoloji) ve psikiyatri. Ben şimdi Hormon Bilimi'nde kendimi yetkin hissediyorum ama psikiyatri konusunda da bir o kadar amatör hissediyorum. Bu yüzden ihtiyacı olanları o konunun uzmanına göndermek benim de doğru hareket etmemi sağlıyor. Ben de birtakım şeyler öğreniyorum oradan bana geri dönüşlerde. Herkesin kendi işini yapmasından yanayım.
- "Üreme nedir" sorumuza geri dönelim isterseniz. Jinekoloji branşında "üreme nedir" ya da "ne değildir" sorularının yanıtları var mı?
- Tabii tabii. Üreme ile ilgili söyleyebileceklerimi özetle aktarmak istiyorum.
- Mesela, "Üreme Sağlığı" diyoruz değil mi? Tıpta bunun karşılığı var...
- Şimdi öncelikle normalleri bilmek lazım ki nerede bu normalin dışına çıkılmış, nerede müdahale edilmesi gerekiyor bilebilelim. Hekimler olarak gerekli yardımı hastalarımıza verebilelim. Önce erkek ve kadını ayırmamız gerekiyor. Kadında yumurta var, erkekte ise sperm. Üremenin başlangıcında yumurta ile spermin buluşması var. Öykümüz burada başlıyor. Spermin normali anormali nedir biliyoruz. Bu değerler Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından tanımlanmış. Bugün bütün dünya bu değerleri kullanıyor.
Erkeğin spermi, kadının yumurtası
- Bu belirlenmiş değerler nedir?
- Örneğin en az 1 litrelik menide 20 milyon sperm olması gerekiyor. Bunun da en az yüzde 50'sinin (günümüzde bu rakam yüzde 30'a kadar indirildi), yüzde 30'unun ileriye doğru hareket ediyor olması gerekiyor. Bu ileriye doğru hareket etme dışında en az yüzde 5'inin de normal şekilde olması şart. Spermin klasik bir şekli var. Baş, boyun ve kuyruktan oluşuyor. Bunların normal sınırlarda olması o erkeğin üreme kabiliyetinin olduğunu kanıtlıyor. Spermin şekli de ayrı bir kriter. Bu konuda tüm dünyada kabul gören 2 önemli parametre var. Dünya Sağlık Örgütü'niin (WHO) kriteri ve Kruger Testi. Kruger Testi, sperm şekline göre yapılan özel bir değerlendirmedir. Sonuçlar infertilite tedavisinin planlanmasında önemli. Şöyle ki: Yüzde 14 ve üzeri normal kabul ediliyor. Bu doğal ilişki veya aşılamaya uygun olduğunun göstergesidir. Yüzde 5 ila 13 sınırdır ki burada yıkama sonuçlarına ve diğer risk faktörlerine göre karar vermek gerekir. Yüzde 4 ve altındaki bir değer ise mutlaka tüp bebek tedavisine ihtiyaç duyulduğunu kanıtlar. Kruger kriteri azaldıkça spermin yumurtayı dölleme yeteneği de azalmaktadır.
- Bir de hareketliliği vardı...
- Hareketliliği var, şekli var. Bunlardan sapmalar varsa bile bir kısmına yardım gerekebiliyor. Tabii bu sapmanın derecesi çok önemli. Yani 20 milyon adet sperm normalin alt sınırı dedik. On sekiz milyon da altında yüz bin de bunun altında. Dolayısıyla hangi tedavinin seçileceği işte o aşamada belli oluyor. Önce sperm yapımını anlatmak istiyorum. Çünkü çok ilginç bir öyküsü vardır.
- Sperm imalatı herhangi bir ürünün imalatına benziyor mu?
- Sperm, testis (en iyi karşılığı erkek yumurtalığı demek) içinde imal ediliyor. Bu imalat süreci, epididim adı verilen ince uzun bir yol boyunca gerçekleşiyor. Bunu televizyon ya da otomobil üreten bir fabrikanın üretim bandına benzetebiliriz. Bandın başında sadece karoserden ibaret olan araba bandın diğer ucundan kullanıma hazır olarak çıkar. İşte sperm de aynı şekilde yapılıyor. Epididim'in bir ucunda yapılmaya başlanıyor ve öbür uçtan matiir yani olgunlaşmış sperm olarak çıkıyor. Bütün bu maturasyon yaklaşık 2,5 ay sürüyor. Epididim'i bir yün yumağı gibi düşünün. Bu yumağı iki ucundan tutup açarsak toplam 2,5 metre olduğunu görürüz. Yani sperm testiste, yün yumağı gibi sarılmış epididim de toplam 72 günlük sürede yapılıyor. Erkeği, kadınlardan ayıran temel özelliklerden bir tanesi işte budur. Erkekte bu sperm üretimi bütün ömrü boyunca devam ediyor. İlerleyen yaşlarda biraz daha azalıyor ama üretim hiç durmuyor. Erkek bu konuda kadına göre çok şanslı.
- Doksanını geçmiş dedelerin "baba" olabilmesine şaşırmamak lazım değil mi?
Çok doğru. Erkeği kadından bu çok temel özelliği ayırıyor. Kadında durum böyle değil. Kadınlar, yumurtalıkların içerisindeki yumurtalarla doğuyorlar ve bunları kullana kullana tüketiyorlar. En sonunda da menopoza giriyorlar.
- Doğum anında bile bu tüketim gerçekleşiyor. Anne karnında kız bebekteki yumurta sayısı rekor düzeyde ama bu doğduktan sonra hızla düşmeye başlıyor.
- Şöyle izah edeyim. Anne karnındaki bir kız bebekte yaklaşık 5 ila 7 milyon arasında yumurta var. Bu kız bebek doğduğu anda yumurta sayısı 2 milyona düşüyor. Yani yaklaşık 3 ila 5 milyonu nereden bakarsanız bakın daha doğum anında gidiyor, ölüyor.
37 yılda 500 bin yumurta
- Kadınlar için büyük bir talihsizlik değil mi ama?
- Doğru. Daha da devamı var bu işin. Hanımların ilk âdet gördükleri yaş üremeye elverişli oldukları ilk yaş olarak kabul edilir. Menopoza girdikleri yaş da üremenin bittiği yaş diye biliniyor. Kız ilk âdetini 13 yaşında görmüş, menopoza da 50 yaşında girmiş olsun. Aradaki süre tam 37 yıl. Demek ki hanımlar 37 yıl boyunca üreyebiliyorlar. Toplam 2 milyon adet yumurta ile hayata başlayan kız bebek, ilk âdetini görmeye başladığı 13 yaşına geldiğinde yumurtalıkları içersinde kaç adet yumurtası kalmıştır biliyor musunuz? Yaklaşık 500 bin. Yani bir başka deyişle kadın bu 500 bin yumurtayı 37 yılda tüketiyor.
- Ama ilk 13 yılda ise yaklaşık 1,5 milyon yumurta tüketmiş oluyor.
- Evet, ilk 13 yılda da 1,5 milyon yumurta heba oluyor. Şöyle bir hesap yapalım: Hanımlar ortalama 28 günde bir âdet görürler. 28 günde bir âdet görmek, yılda 13 kere âdet görmek manasına gelir. Yani yılda 13 kez yumurtlamanın olması demek bu. 37 yılı 13 ile çarpacak olursanız tüm yaşamında yaklaşık 500 kadar yumurta kullanıldığını buluruz. O halde hanımlar, 500 bin yumurtanın 500 tanesini üreme için kullanırken geri kalan 499.500 tanesini ise kaybediyorlar. Buna tıp dilinde atrofi diyoruz. Bu kadar yumurtayı günümüzde tıbbın önüne geçemediği bir şekilde "programlı hücre ölümü" ile kaybediyor. Erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da o ay ortama atılacak olan yumurta yaklaşık 2,5 ay önce seçiliyor.Yumurta ordusu arasından yaklaşık 80-100 tanesi yola çıkıyor. Bunlardan ancak bir tek tanesi ovulasyon yani yumurtlamayı becerebilirken geri kalanları başaramıyor ve ölüp gidiyorlar. İşte tıp tam da bu aşamada devreye giriyor.
- Bir sorun olduğu için mi devrede tıp?
- Yola çıkan yumurtaların bir kısmını ölmekten kurtarıyoruz. Tüp bebek tedavisinde bugün yaptığımız işlem bu. Ortalama bir denemede, yumurtalardan 5-10 tanesini o havuzdan çekip üremede kullanıyoruz. Ama bundan fazlasını yapamıyoruz. Şu anki bilgilerimiz ancak buna yetiyor. Doğal bir şekilde kaybedilen yumurtaların ölmesini eğer birileri önleyebilirse Nobel Tıp Ödülü'nü kazanır. Keşke ben bulmuş olsam, çok isterdim doğrusu. Maalesef bugün itibariyle bunun önüne geçemiyoruz.
Kadının 3 önemli yaşı
- Yani bu aslında sizin işlerinizi de çok kolaylaştıracak. Herhalde böylesine dramatik bir şekilde harcanan, doğal yolla elemine olan yumurtaların bir kısmı kazanılmış olsa çok ciddi bir adım atarız değil mi?
- Bunu kitabın sonuna doğru, Beşinci Bölüm'de konuşacağız. Bu bölümde bilmemiz gereken, 37 yıllık üreme çağında hanımlar yaklaşık 500 tane yumurta kullanıyorlar. Ve bu üreme çağının sonlarına doğru bu harcama daha da hızlanıyor. Hastalarıma hep şu örnekle açıklarım: "Bir manav dükkanınız var. Bir sandık elmanız var ve müşterilerinize elmayı seçerek alması iznini veriyorsunuz. Sabahleyin gelen müşteriler elmaların en iyilerini alırken, öğleden sonra ya da akşamüstü gelen müşteri sandığın dibinde ne kaldıysa onu almak mecburiyetinde kalıyor." Bu örnek, belli bir yaştan sonra gebe kalmanın güçlüğünü de izah ediyor. Çünkü bugün kadınlar için 3 tane önemli yaş olduğu ortaya çıktı.Bir tanesi, ilk âdet gördükleri yaş. İkincisi, âdetten kesildikleri menopoz yaşı. Üçüncüsü de 37 yaş, daha da basitleştirelim 35 yaş. 35 yaşından sonra yumurtalıklar içerisindeki yumurta sayısı anlamlı şekilde azalıyor.
- Son yıllarda 40 yaşa doğru yaklaşmadı mı bu sınır?
Maalesef çıkamadı. Onu bir grafik ile anlatayım. Grafikte, "x" ekseni ya da yatay eksende gösterilen kadın yaşı iken "y" yani dikey eksende gösterilen yumurtalık içerisindeki yumurta sayısı. Dikkat ederseniz bir yere kadar azalma görülüyor ve bir yerden sonra bu azalma daha şiddetleniyor. Şiddetlendiği yer, işte 37 yaş ya da 35 yaş. Bu şiddetlenme, daha doğrusu yumurtalığın İçerisindeki yumurtaların azalması, hızla Ölmeye başlamaları bazı hanımlarda biraz daha erken olabiliyor. Bu azalmanın illa 35 yaşından sonra olması gerekmiyor. Bazı hanımlarda 29 hatta 20'li yaşların başında bile olabiliyor. Dolayısıyla bu hanımların durumu daha da vahim.
- Erken menopoz mu?
- Tam olarak erken menopoz demek doğru değil ancak bu hanımların gebe kalmaları yaş ilerledikçe daha da güçleşiyor. Bugünkü tıp bilgilerimiz bize, hanımların gebe kalma planlarını 35 yaştan daha ileriye ertelememelerini salık veriyor. Dolayısıyla, günümüzde modern toplumlarda ve Türkiye'nin şehir hayatında bu tez geçerli. Hanımlar kariyer kaygısı nedeniyle evlendikten hemen sonra çocuk sahibi olma arzularını ileriye doğru iteliyorlar. Bir süre sonra çocuk istediklerinde ise artık işlerinin pek de kolay olmadığını görüyorlar. Eğer bu temel bilgiye sahip olurlarsa belki gebe kalmanın çok da güç olmadığı bir dönemde bu şanslarını değerlendirecekler.
- Bu aslında kadına Tanrı ya da yaratıcı tarafından verilmiş (yanlış bir kelime kullanmamalıyım) bir ceza mıf Üremek, anne olmak, doğurmak, süt vermek gibi anneye verilmiş çok güzel yetenekler var doğuştan. Son derece içgüdüsel yetenekler bunlar. Ama erkekte olmayan çok bariz bir şey var ki o da, kadın üreme yetisini zamanla yitiriyor. Son derece doğal bir şekilde hem de.
- Yüzde yüz haklısınız. Kadınları işte erkeklerden ayıran temel özelliklerden bir tanesi; yumurtalığın içerisindeki yumurtalar tükendiği zaman "menopoz" başlıyor. Bu ne demek? Üremenin mümkün olmaması demek. Bugün tıbbın ulaştığı teknoloji ile menopoza girmiş hanımların da gebe kaldıklarını duyuyorsunuz... Okuyorsunuz gazetelerde hatta ABD'de bu konuda çalışan ünlü bir Türk doktoru var. Prof. Dr. Kutluk Oktay bu konuda ciddi araştırmalar yapıyor. Yumurtaları olmayan kadınlar için bir bağış söz konusu.Yumurta bağışı gerçekleşiyor. Göz bağışı, böbrek bağışı gibi bir bağış. Yumurta bağışı sayesinde artık gebe kalmak her yaş için olası. Tıp bunu bugün sağlamış vaziyette. İsterseniz yaşınız yetmiş olsun. Benim bildiğim en ileri yaşta gebelik, kadın yaşını saklamıştı... Doğurduğunda altmış küsur yaşlarmdaydı.
- İtalya'da mıydı bocam?
- İtalya'da da var, Amerika'da da var. Ama bunlar çok uç örnekler. Dolayısıyla bunlara özenmek doğru değil ama tıp teknolojisi bugün bu işi yapabilecek vaziyette. Yani kadınlar için kendi gamet'leri söz konusu olmadığında üremenin çağı yok. Gamet erkek için sperm, kadın için yumurta demek. Kendi gamet'leri ile üremek artık nasıl inanıyorsanız, doğa ya da Tanrı tarafından bir yerde durdurulmuş.
- Kaç yıllık hekimsiniz? Sanırım yirmi beş yıl idi. Peki uzmanlık kaç yıl?
- Tıp fakültesinden tam yirmi dört yıl önce mezun oldum. Yaklaşık on sekiz yıllık da uzmanım.
- Demek ki bu on sekiz yılda gördüğünüz...
- Kadın Doğum ihtisasını da sayarsanız, yaklaşık yirmi iki yıldır.
- Yirmi iki yıl çok uzun bir zaman. Birçok insanla tanıştınız. Her biri ayrı bir öykü barındırıyordu kendi içinde. Aileler, kadın olsun erkek olsun, bir dolu hikaye. Siz Prof. Dr. Bülent Gülekli olarak ne düşünüyorsunuz? Kadın için üremenin son derece doğal bir şekilde durdurulması sizce yerinde bir karar mı? Durdurulmasaydı ne olurdu acaba? Yani sonsuz bir hakkımız olsaydı...
- Doğru. Bu, "Durdurulmasaydı ne olurdu" sorusu çok ilginç. Çünkü biraz önce verdiğim kasa içindeki elmalara geri dönmek gerekiyor. Bugün biliyoruz ki biz, ileri yaşta ki bundan kastım 40'lı yaşlardan daha ileri yaşlarda. Ama hemen hanımlardan özür dilemem lazım. Yanlış anlaşılmak istemem. 40 yaşındaki hanımlar ileri yaştalar demek istemiyorum. Ben sadece üreme yaşı hakkında konuşuyorum.
- Herhalde bu 35-37 yaştan sonrası üreme için "ileri yaş" olarak kabul edilmeye başlandı.
- İleri yaşta gebeliklerde birtakım kromozom anormalliklerine daha sık rastlıyoruz. Bu sandığın dibinde kalan elmalarla açıklanabilir. Bugünkü bilgilerimize göre doğumdan itibaren yeni yumurta (osit) üretimi olmuyorsa, dışardan gelen birtakım etkenler bunların içerisindeki kromozom yapısını etkileyebiliyor. Yeterince yaşarsak cilt kanserine yakalanma riskimizi hesaplayalım. İzmir gibi güneşli bir ortamda yaşıyorsanız, hele çok uzun yaşayınca cilt kanseri olmamamız mümkün değil. Yeterince güneşte kalıyorsanız işte o zaman güneşin radyasyon etkisi fayda yerine zarar sağlamaya başlıyor. Bugün zaten bunu biliyoruz ve herkes kendi önlemini alıyor. İşte bunun gibi çevresel birtakım faktörler, yumurtalıklar içerisindeki yumurtaların kromozom yapısında birtakım değişikliklere neden olduğu için ileri yaştaki gebeliklerde sorunla karşılaşabiliyoruz.
- Kadın yaşı ilerledikçe risk artıyor mu?
- Evet. Kromozom anormalliği ileri yaştaki gebelerde olacak diye bir kaide yok ama olasılık ileri yaşlarda çok artıyor. Üremenin bir yerde durduruluyor olması insan nesli için belki de gerekli. Üremenin durdurulması ile ilgili başka bir şey daha söylemek istiyorum erkeğe geri dönüp. Bazı toplumlar var ki kayıtlarını çok iyi tutuyorlar. Kuzey Avrupa ülkeleri gibi mesela. Buradaki veriler yıllar içinde erkeğin sperm sayısının da azaldığını gösteriyor. Erkekler de giderek infertil (çocuk sahibi olmakta güçlük çekmek) olmaya yatkınlaşmaya başladılar. Yıllar içerisinde erkeğin sperm sayısının ve sperm karakterinin bozulduğu kayıtlar incelendiğinde ortaya çıktı. Bir başka şey daha: Erkekteki "Y" kromozomunun (kadınlarda 2 tane "X" kromozomu, erkeklerde bir "X" bir "Y" kromozomu var) giderek birtakım değişime uğradığını da yıllar içinde anladık. Öte yandan tıp da çok büyük ilerleme kaydetti. Belki ilerde artık sperme gerek kalmaksızın üremek mümkün olacak. Çünkü bebek olurken anneden ve babadan gelen kromozomların yarısı kullanılıyor. Belki ilerde bu kromozomlar sperm hücresinden değil de vücuttaki bir başka hücreden alınabilecek. Biz eğer bu kitabımızı bir yirmi yıl sonra yapmış olsaydık evvelden böyleymiş diye konuşacaktık.
- O zaman buna erkekler ne diyecek ? İtiraz etmezler mi sizce?
- İşte erkekler için... Sperme gerek kalmaksızın tıp teknolojisi, bir başka deyişle bu "tüp bebek" diye kısaca bizde genelleme olarak geçen teknoloji, bu işin üstesinden gelebilecek. Ama bunlar şu anda sadece gazete bilgisi olmanın ötesinde değil. Bu konuda çok ciddi tıbbi çalışmalar var ama günlük pratikte bunlar uygulanıyor mu?.. Hayır. Bu şekilde gebe kalan, doğuran hanım var mı?.. Hayır. Ama bunlar bugün üzerinde çalışılan konular.
- Bildiğim kadarıyla aslında kadının yumurtası (yanlış biliyorsam lütfen düzeltin) dış etkenlere maruz kalan ve etkilenen bir yapıda değil. Oysa erkeğin spermi sonsuz üretiliyor ama sayısını, hareketliliğini ve formunu bozabilen dış etkenlere karşı çok daha zayıf.
- Kadının yumurtalarının dış etkenlere ne kadar maruz kaldığını bilmek çok mümkün değil. İleri yaştaki hanımların bebeklerinde kromozom anomalisi daha fazla görülüyor. Bu durum, yumurtaların kromozom yapılarının bozulmaya başlamasıyla açıklanıyor. Bu yapı ne kadar uzun süre dışardan gelen risk faktörlerine maruz kalınırsa, bozulma olasılığı o kadar artıyor. Sperm, 72 günde bir üretiliyor. Oysa kadının yaşıyla yumurtasının yaşı eşit. Yani 43 yaşındaki bir hanımın, yumurtası da 43 yaşında. Oysa 43 yaşındaki bir erkeğin menisinden aldığımız sperm 72 günlük bir sperm; yumurtaya göre bir bebek henüz. 43 yaşındaki bir yumurta ile 72 günlük bir sperm bir araya gelerek "embriyo"yu oluşturuyorlar. Buradan da gebelik gelişiyor. Oysa 43 yıldan beri dış etkenlere maruz kalan kadın yumurtasının etkilenme olasılığı, 72 gün boyunca dış etkenlere maruz kalan sperme göre çok daha yüksek. Tıp bu şekilde izah ediyor. Gerçekten böyle mi? Bu sadece bir teori, bunu bilmiyoruz.
- Günümüzde tıbbın açıklayamadığı birçok şey var. Kadının yumurtası, erkeğin spermi deyince aniden aklıma geldi. Çok fazla sigara içen bir erkeğin sperminin etkilenmesiyle aynı miktarda sigara için bir kadının yumurtasının etkilenmesi aynı oranda mı oluyor?
- Doğru. Kromozom yapısına etki eden dış faktörler var. Bir de kromozom yapısına çok etki etmeyen dış etkenler var. Bugün sigaranın üremeye negatif etki ettiğini çok iyi biliyoruz. Sigara erkeğin sperm kalitesini bozuyor. Bir başka deyişle, spermin yumurtayı dölleme yeteneği azalıyor. Kadın kendisi içmiyor ama kocası içiyor diyelim ki. Kadın pasif içici ama kadın da içiyorsa durum daha da vahim. Yumurtanın dışında zona adı verilen bir bölge var. Resimde mikroenjeksiyon yapılan bir yumurta görüyorsunuz. Yumurtanın dış kısmına "zona tabakası" ya da kolay anlaşılması için en dıştaki kabuk kısmı diyebiliriz. "Zona tabakası"nm sigara içen hanımlarda içmeyenlere göre daha kalın olduğu gösterildi. Bunun anlamı şu: Sigara içen hanımlarda sperm yumurtanın içine çok daha zor giriyor. "Zona tabakası" kalınlaştığı için zorlanıyor. Bu hanımlar, pasif içici bile olsalar (dikkatinizi tekrar çekiyorum) eşlerinin hanımın yanında içtiği her iki sigaranın bir tanesini hanım içmiş gibi oluyor. Hatta yanında değil de balkonda içtiği her dört sigaranın bir tanesini yine hanım içmiş oluyor. Maalesef böyle.
- Balkona çıkmak da çözüm değil...
- Maalesef değil. Çünkü akciğerlerin dibinde yerleşmiş olan nikotin, nefes alıp verdikçe etrafındaki kişileri zehirlemeye devam ediyor.
- O zaman, çocukların olduğunu düşünün o ortamda...
- Sigaranın akciğer kanserine neden olduğu ve üremeye negatif etkisi bugün için kanıtlandı. Sigara hiç masum değil.
- O zaman yumurtanın "zona tabakası"nı sertleştiren bir etkiye maruz kalıyor, kadın sigara içiyorsa...
- Kalmlaştığı gösterilmiş.
- Kadın da sigara içiyorsa eşiyle birlikte diyelim. O zaman ne oluyor?
- O zaman gebe kalmak güçleşiyor. Kesinlik var mı bu konuda diye sorarsanız elbette yok. Sigara içtiği halde, çok sayıda çocuk sahibi olan pek çok çift var etrafımızda. Bugünkü bilgilerimiz "zona tabakası"nın kalmlaştığını gösteriyor. Sigara içen erkeklerin de sperm değerlerinin bozulduğunu gösteriyor. Bile bile, kör gözün parmağına sigara içmeye devam etmek çok da akıllıca olmasa gerek.
- Kadının ya da erkeğin üreme yeteneğini böylesine olumsuz etkileyebilen başka etkenler var mı?
- Hava kirliliğinin etkinliği konusunda da çok fazla çalışma var. Örneğin endometriosis dediğimiz bir hastalık var. "Endometriosis hastalığı" gebe kalmayı güçleştiren bir hastalık. Belçika'da yaşayan hanımlarda bu hastalığa çok sık rastlanıyor. Buna orada yaşayan Yahudi hanımları da dahil. Ama İsrail'de yaşayan hanımlarda ise hastalık yok denecek kadar az görülüyor. Dolayısıyla, çevre faktörünün bazı hastalıkların oluşumunda etken olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Bu çevresel faktörlerin çocuk sahibi olmayı da güçleştirdiğine dair elimizde bazı tıbbi veriler var. Bunun dışında "radyasyon" çok etkili mesela. Ama radyasyonun etkisi, yumurtalık içerisindeki yumurta sayısını düşürmek şeklinde olursa kadın yine de doğurabiliyor. Ama tümüyle bitmesi de mümkün, İşte o zaman yapılabilecek pek bir şey yok. Aynı şekilde kanser tedavisinde kullanılan birtakım ilaçlar, yumurtalıktaki yumurta sayılarının azalmasına, hatta tükenmesine neden olabiliyor. Bunun en iyi örneği çocukluk çağı kanserleri.Çocukluk çağında kanser olan kız çocuklar, tedavi ile sağlıklı bir yaşam sürebiliyorlar ama bir bedel ödüyorlar. Bu da yumurtalıkların içerisindeki yumurtaların bitmesi. İşte bu vakalar için yumurta bağışı ile gebe kalmak mümkün, Az önce sorduğunuz ileri yaştaki hanımlar için değil de bu hanımlar için yumurta bağışı onlara tıbbın sunduğu büyük bir imkan.
- Ya erkeklerde hocamf Testis kanseri var onlarda ve tabii bazı çocukluk çağı kanserleri de sperm üretimini tamamen bitirebiliyor değil mi?
- Erkekler için mevcut bilgilerimiz yıllar içinde gelişti. Bunlardan bazıları yanlış bazıları doğru bilgiler. Erkeği yine kadından ayıran özelliklerinden bir tanesi şu; Testisler erkekte vücut dışında, kadının yumurtalığı ise vücut içerisinde. Testisin vücut dışında olmasının nedeni, sperm yapımının yaklaşık yarım santigrat derece daha düşük ısıya ihtiyaç duymalarından kaynaklanıyor, Sperm, 37,5 derece değil de 37 derecelik ortamda daha iyi yaşıyor. Aşırı ısının erkeklerde spermin kalitesini bozduğuna inanılıyor. Bunun kanıtı olarak, günlük hayatımızdan bazı örnekler verilmekteydi. Şöyle ki; uzun yol şoförlerinde, dar kot pantolon giyen erkeklerde testisler vücuda yapıştığı için bu grubun çocuk sahibi olmaları çok daha güçtür. Ya da varikosel rahatsızlığı olan erkeklerde de durum aynıdır denilmekteydi.Varikosel, testisin etrafındaki damarların varisleşmesi demek. Bu durumda testisin yüksek ısıya maruz kalmasının sonucunda varikosel'i olan erkeklerin daha fazla infertil olduğuna inanılıyordu ama öte yandan varikosel ameliyatının çocuk sahibi olmayı kolaylaştırmadığı ispatlandı. Bu yazı tura atmak gibi bir şey. Varikosel olduğu halde eşini gebe bırakmış birçok erkek varken varikosel ameliyatı olduğu halde hâlâ sperm parametrelerinde düzelme olmayan çok sayıda erkek biliyorum.
- Bir erkek, üreme yeteneğinin etkilenmemesi için günlük yaşamında nelere dikkat etmeli?
- Öncelikle sperm üretimine bakmak gerekir. Sperm üretimini hormonlar kontrol eder. Bu hormonlar, FSH, LH ve testosterondur. Spermler, ejakülasyon (boşalma) öncesinde seminal bezler (sperm hücrelerinin taşınmasını ve beslenmesini sağlayan bezler) ve prostat bezinden salgılanan sıvılarda meniye karışır. Son derece nazik yapıdaki spermler yüksek ısı ve sigara içiminde olduğu gibi, alkol kullanımından da olumsuz etkilenebiliyor. Alkol kullanımı da sperm üretiminin bozulmasına neden olur. Kronik alkolizm vakalarında testisler küçülür, testosteron üretimi bozulur. Uyuşturucu maddeler sperm kalitesini ve üretimini olumsuz etkiler. Bu maddeler hormonal dengesizliklere de yol açar, Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar sperm üretimini olumsuz etkiler, bu etki geçicidir. Antibiyotiklerin birçoğu, parazit ilaçları, depresyon, mide ülseri, hipertansiyon ve alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçların erkek üreme sağlığını olumsuz etkilediğigösterilmiştir. Kemoterapi kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar sperm üretimine zarar verir. Bu ilaçların bir kısmının etkisi kalıcı olabilir. Kemoterapi öncesinde bu hastalardan ileride kullanılmak üzere sperm örnekleri alınarak dondurulabilir. Testislerde sperm üreten hücreler radyasyona çok duyarlıdır. Meydana gelen hasarın derecesi ve kalıcılığı radyasyon dozuna bağlıdır. Radyoterapi gören hastalarda sperm üretimi 3-5 yıl içinde tekrar başlayabilir. Özellikle sauna ve sıcak su banyoları sperm üretimini olumsuz etkiler. Haşere ilaçlarının da sperm üretimini ve kalitesini bozduğu biliniyor.
- Hocam, özellikle işaret etmek istediğiniz için bir daha belki açıklamak istersiniz diye düşünüyorum. "Kısır" ve "kısırlık" kelimeleri insanları çok rahatsız ediyor. İnfertil ya da infertilite demek istiyorum dediniz...
- Doğru doğru. Bizim Türkçe çok güzel bir dil ama bazı kelimeler insanları rahatsız ediyor. Hele bu durumdan muzdarip olanlar bu en mahrem bilginin en yakınları tarafından bile bilinmesini en azından başlangıçta istemiyorlar. "Neyiniz var" diye sorduğumuzda "kısırım" yerine "infertilim" demeyi tercih ediyorlar. Ben de açıkçası bunu tercih ediyorum. Yani, "Sizin 'infertiliteniz var" ya da, "Şu nedenle çocuk sahibi olmakta güçlük çekiyorsunuz" demek, "siz kısırsınız" demekten çok daha uygun bir yaklaşım biçimi bana göre. "Siz kısırsınız" da denebilir ama çifte, "Sizin çocuk sahibi olmakta güçlüğünüz var" demek bana çok daha insancıl geliyor. Bu tümüyle benim tercihim. Yanılıyor olabilirim ama böyle yapmak sanki daha uygun bence.
- Yani "çocuğun olamıyor" demekte tam doğru değil öyle mi? Çünkü her kısır pardon infertil çiftin çocuğu pekala olabiliyor.
- Bazılarının hakikaten çocukları olamıyor. İşte biraz önce örnek verdik, yumurtalıkların içerisinde hiç yumurta yoksa aynı şey sperm için de geçerli. Bugün tıp "erkek infertilitesi" nde de çok mesafe kat etti. Hiç spermi olmayan erkek artık çocuk sahibi olabiliyor. Hiç spermin olmaması çocuk sahibi olamayacağı manasına gelmiyor.
- Sperm nereden alınıyor?
- Daha önce sözünü ettiğim epididim denen yolun herhangi bir yerinde bir tıkanıklık varsa onun arkasında henüz olgunlaşmamış spermler birikiyor. Bir enjektör yardımıyla bunları çekiyoruz. Günümüzde "mikroenjeksiyon" dediğimiz yöntem sayesinde, tek bir yumurtanın içerisine tek bir spermi enjekte ederek gebeliği sağlayabiliyoruz. Çünkü erkekler kadınlara göre daha şanslı konumdalar. Testis içinde küçük adacıklar halinde belli bölgelerde sperm yapımı devam ettiği için bu spermleri alarak gebelik gerçekleştirmek mümkün. Ama bazı erkekler de var ki bunlara biz azosperm yani "sıfır sperm" diyoruz. Onların menisinde ne yazık ki hiç sperm yok. Ama kromozomlarına baktığımız zaman bu hastalarda "Y" kromozomlarında birtakım mikrodeformasyonlar tespit ediyoruz. Bu deformasyonların A, B, C formları var. Bunların bir formunda erkeğin çocuk sahibi olması kesinlikle mümkün değil. Bu özet bilgiler okurlarımız için yeterli olacaktır. Menisinde sperm olmayıp da geriye doğru giderek sperm bulduğumuz erkeklerin bir kısmını da çocuk sahibi yapmak mümkün. Şimdiye kadar sadece sperme ve yumurtaya yoğunlaştık. Bir de bu sperm ile yumurtanın birbiriyle buluştuğu an var. Son derece romantik bir an bu.
- Bu romantik buluşma nasıl gerçekleşiyor?
- Gebe kalma ile ilgili güçlükten bahsediyorsak eğer bunun gerçekleşmesi için 4 unsurun olması şart. Bir, ortamda öncelikle yumurta olacak. İki, sperm olacak. Üçüncüsü, bu ikisinin buluşmasına engel bir hal olmayacak. Dördüncüsü de bu sperm ve yumurta buluştuktan ve döllenme gerçekleştikten sonra bunun gelip yerleştiği yerde yani rahmin içinde bir anormallik olmayacak. Bugün çiftin çocuğu oluyor mu, olmuyor mu diye yaptığımız testler, bu 4 ana başlıkta söylediklerimizin herhangi bir tanesinde anormallik var mı yok mu sorusunun cevabını bulmaya yöneliktir. Kadının yumurtalığı içerisindeki yumurta azalmış mı, erkeğin spermi ne durumda, ikisinin buluşması gerçekleşebiliyor mu? Bu soruların cevaplarının bilinmesi lazım. Kadınlarda her ay ya da ortalama 28 günde bir, tek bir yumurta atılıyor. Bir adet yumurta yumurtlama sonucunda bırakılıyor. Ama sperm bir tane değil ki milyonlarca adet. Yani erkekte en az 20 milyon sperm olması gerekiyor. İşte bu 20 milyon adet spermden sadece bir tanesi bu yumurtayı dölleyebiliyor.
- O zaman niye milyonlarca sperm bırakmak üzere programlanmışız biz?
- Bunun da açıklaması var. Temasta bulunulan bölgeye yani vajen'e bırakılan sperm, çok uzun bir yol kat ediyor. Rahim ağzından rahmin içine giriyor. Oradan "fallop tüpleri" denilen tüplerin içerisine geliyor. Bu arada atılmış olan yumurta da "fallop tüpü"nün rahim tarafındaki ağzından değil de öbür uçtaki ağzından tüp içerisine giriyor. İşte o meşhur buluşma bu tüp içinde gerçekleşiyor. Spermin kat ettiği yol hesap edilmiş. Spermi bizim çıplak gözle görmemiz mümkün değil ancak mikroskop altında görebiliyoruz. Oysa kadın yumurtasını çıkarttığımız zaman (tüp bebek işlemi sırasında görüyoruz) bir toz zerreciği büyüklüğünde bile olsa çıplak gözle görebilmek mümkün. Ama spermi asla göremiyoruz. Spermin boyuyla kat ettiği mesafe arasındaki ilişki şu şekilde açıklanıyor: Bir insan adımı yaklaşık altmış ila yetmiş beş santimdir. Spermin boyu ile bu kat ettiği mesafe, bir kişinin Türkiye'den kalkıp Amerika Kıtası'na yürüyerek gitmesi gibi bir şey. Yolda bunların birçoğu telef oluyor. Amaca sadece bir tanesi ulaşıyor. Yumurtanın etrafında pek çok sayıda sperm var ama birisi o kabuğu kırıp içeriye girmeyi başarıyor. O bir tek tane içeriye girdikten sonra yumurtanın içine başkalarının girmesine izin vermiyor. Bu da zaten anormallik olmasını engelliyor. Çünkü eğer yarısı babadan yarısı anneden gelen bir kromozom yapışma sahipsek biz, babadan bir tek spermin girmesine izin veriyor. Eğer bu çok uzun yolda herhangi bir yerde tıkanıklık varsa, bu buluşma gerçekleşemiyor. Bu tıkanıklık, tüplerde olabilir. Tüplere dışardan baskı varsa bu buluşma gerçekleşemeyebilir. Yumurtalıktan atılan yumurta, tüp içerisine girer ama spermle karşılaşması uygun zamanda olmayabilir. Çünkü yumurtalıktan yumurta atıldıktan en geç 24 saat içerisinde döllenmek durumundadır. Eğer bu döllenme gerçekleşmez ise, o yumurta artık döllenebilme yeteneğini yitirmiştir. Dolayısıyla, ilk 24 saat içerisinde spermle buluşması lazım. Sperm de kadının vücudunda 36 ila 48 saat kadar canlılığını devam ettirebilir. Dolayısıyla, bu süre içerisinde ancak yumurta ile karşılaşabilirse onu dölleyebilecektir.
- Cinsel temas konusunda bize sunulanlar da kısıtlı ne yazık ki. Kadın ve erkek, her ikisi de üreme sorunu yaşamıyor ise, her şey normalse. Sizin saydığınız 4 ana unsur varsa bile gebe kalma oranı sadece yüzde 27.
- Doğru, oran yüzde 27. Bugün dünyanın üremeye en elverişli 100 tane çiftini bulsak, kadın 21-22 yaşında, erkekte hiçbir anormallik olmasın ve bu çiftin ideal günde temasta bulunmalarını sağlasak ve takip etsek. Bir ay sonunda bu 100 çiftten ancak 27 tanesinin gebe kalabildiğini görürüz. Bu bize programlanırken ya da yaratılırken verilen rakam. Ödül ya da ceza nasıl algılarsanız artık. İnsanoğlunun maksimum üreme potansiyeli ideal koşullarda ayda yüzde 27.
- Çok yüksek ya da çok düşük bir oran değil.
- Doğru. Diğer türlere bakacak olursanız, biz de tekil gebelik normal iken, diğer canlı türlerinde genellikle çoğul gebelikler olabiliyor. İkincisi, bizde yılda bir kez gebelik mutlu sona ulaşabilirken, diğer türler yılda birden çok kez gebe kalabiliyorlar. Bu özellik de bizi diğer türlerden kesin bir çizgiyle ayırıyor. Biz üremeye çok elverişli değiliz, ürersek de çoğul gebelik değil tekil gebelik gerçekleşiyor. Çünkü doğada yüzde 99 tekil gebelik hatta 99'dan daha fazla tekil gebelik var. Az önce anlattığım şu 100 çiftimizi takip etsek diyelim ki. 6 ayın sonunda yaklaşık 65 tanesi, bir yılın sonunda 85 tanesi gebe kalabiliyor. Yüzde yüzünün yani tümünün gebe kalabilmesi için ise tam 1,5 yıl gerekiyor.
İşte zaten tıp tam bu sırada devreye giriyor.
Kadın ve Erkek Kısırlığı

- İnfertilite (kısırlık) rıedir en kısa tanımıyla?
- Çiftlerin 1-1,5 yıllık süre içerisinde çocuk istemeleri ve korunma yöntemi kullanmamalarına rağmen gebeliğin olmamasına infertilite denir. Türkiye'de ve dünyadaki çiftlerde yaklaşık yüzde 15 oranında infertilite sorunu vardır.
- Kısırlık dünyada hangi sıklıkla görülüyor?
- Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre çiftlerin yüzde 8- 10'unun kısırlık sorunları olduğu hesaplanmaktadır. Bunun anlamı dünya çapında 50-80 milyon insanın bu sorunla karşı karşıya olduğudur. Kısırlık görülme sıklığı bölgesel olarak değişiklikler gösterebilir.
- Yardımla üreme yöntemleri, bu 1,5 yılın sonunda gebelik gerçekleşmiyorsa mı devreye giriyor?
- Tıp, çift 1,5 yıl süreyle korunmaksızm temasta bulunuyorsa ve gebelik olmuyorsa araştırmayı başlatıyor. Tabii bu durumun birtakım istisnaları var. Çiftler hekime başvurduklarında başlarından geçen her şeyi anlatmalılar.Çünkü sorulara alman cevaplar ve alınan hasta öyküsü (anamnez) teşhis için son derece önemli. Örneğin erkek, "Benim çocukluğumda inmemiş testisim varmış, bir fıtığım varmış ameliyat edilmiş önce sonra da testisim indirilmiş" şeklinde bir bilgi verebilir. Ya da hanım, "Apandisit iltihabı nedeniyle acilen hastaneye yattım. Karnım açıldı. Apandisitim de patlamıştı" gibi karın içerisinde yapışıklıklara neden olabilecek hastalıklar öyküsü veriyorsa önemlidir. Kadının yaşını hesaba katmalıyız. Evlenmişler, kadının yaşı 35 veya ilk başta bir süre korunmuşlar. Ardından ne zaman gebe kalmaları gerektiğini sormak için doktora başvurdukları takdirde bu çifte, "Siz gidin 1,5 sene korunmaksızm temasta bulunun. Olmazsa gelin. Tetkiklere öyle başlayalım" demek hiç doğru olmaz. Zaten yeterince zaman kaybetmişlerdir. Bu çiftlerde tetkiklere biraz daha erken başlanabiliyor. Ama her şeyi normal görünen 20'li
yaşlardaki hatta 30'lu yaşların başındaki hanımlarda tetkiklere 1,5 yıldan daha önce başlamak günümüzde kabul görmüyor. Çünkü biraz önce söylediğimiz gibi bu hanımlar doğal sınırlar içinde gebe kalabiliyorlar. Rahim gebeliğe hormonlar tarafından hazırlanıyor. Kadın ister evli ister bekar olsun her ay sanki gebe kalacakmış gibi birtakım hormonsal değişimler yaşıyor. Rahmin içyüzü (endometrium) eğer gebelik gerçekleşmediyse dökülüyor. Yani hanım âdet görüyor. îşte, bu hazırlık sürecinde bir anormallik olup olmadığını birtakım hormon testleriyle ortaya çıkartabiliyoruz. Rahmin kendisine ait anatomik anormallikler var mı buna bakmamız gerekiyor. Örneğin rahmin içine doğru baskı yapan bir myom (habis olmayan ur) olabilir. Rahmin içerisinde yer alan et beni gibi bir polip olabilir. Önceden geçirilmiş kürtaj gibi bir müdahale sonucu rahmin iç duvarı birbirine yapışmış olabilir. Bütün bunlara ait bozuklukları bazı testler sayesinde anlayabiliyoruz. HSG testi yardımıyla tüplerin ve rahmin içi hakkında ayrıntılı bilgi edinmemiz mümkün.
- HSG nedir?
- Boyalı madde verilerek, rahmin ve fallop tüplerinin ne durumda olduğunu anlamaya yönelik bir test. Bu verdiğimiz boyalı madde sayesinde bu organların içini inceleyebiliyoruz . Spermle yumurtanın buluşmasında engeller var mı bunu anlamaya yönelik başka testler de var. Rahmin içerisine teleskopik birtakım aletlerle girip
bakabiliyoruz. Buna da "histeroskopi" deniyor. "Histeroskopi," vajina ve rahim ağzından girilerek "histeroskop" adı verilen özel bir optik cihaz ile rahim içinin gözlenmesidir. Lokal anestezi veya genel anestezi altında yapılıyor.Genellikle operasyon süresi 30 dakikayı geçmez. "Laparoskopi" yöntemi kansız kapalı ameliyat
tekniğinin adı. "Laparoskopi" için en basit tanımıyla, denizaltlarındaki periskopun insan vücuduna adapte edilmiş şekli diyebiliriz. Karın bölgesine göbekten, bir santim büyüklüğünde delik açıyoruz. Kıllı bölgenin her iki tarafında yarım santim büyüklüğünde iki tane daha delik açıyoruz. Göbekte açtığımız minik delikten karnın içine kamerayı yerleştiriyoruz. Bu kamera karnın içindeki (batın) organları görmemizi sağlıyor. Yanlardan soktuğumuz aletlerle de ameliyatımızı yapıyoruz.
- Üremeyi engelleyen risk faktörlerinden bir tanesi de stres. Yakın çevremizden biliyoruz. Sizin de sanırım böyle hastalarınız olmuştur. Önce tüp bebek adayı gibi görünüyorlar. Diyelim ki 1,5-2 yıl uğraşıyorlar. Sonra bakıyorlar ortada gebelik yok. Bir üniversite kliniğinin tüp bebek programına kayıt yaptırıyorlar. Sonra evlerine gidiyorlar. Hatta bir ara unutuyorlar bu sorunlarını ve günlük yaşamlarına dönüyorlar. Siz daha iyi bilirsiniz ki çocuk sahibi olamamak çiftler için başlı başına stres faktörü. O çok istedikleri bebeğe kilitlenmekten biraz uzaklaştıklarında o gebe kalamayan çift karşınıza, "Doktor Bey, bebek bekliyoruz" diye gelebiliyor. Bunu nasıl açıklarsınız?
- Doğru. Yüzde yüz haklısınız. Bir grup çift "nedeni bilinemeyen infertilite" tanısını alıyor. Bütün tetkikleri yapmış olmamıza ve tümü normal çıkmasına rağmen, belli süre geçtiği halde gebeliğin oluşmadığı çiftlere, "izah edilemeyen infertilite" grubu adını veriyoruz. Bu çiftlere bugünkü tıp teknolojisinin elindeki imkanlar yetmediği için tanı koyamıyoruz. Bunlardan bazıları sizin de dediğiniz gibi stres faktörü üzerlerinden kalktığı zaman, gebe kalabiliyorlar. Stresin nasıl etki ettiğini ise şöyle açıklayayım: Kadında üremeyi kontrol eden hormonlar var. Bir başka deyişle, yumurtlamayı kontrol eden bir hormon silsilesi var. Bu silsile, beynin üst bölgesinden başlayıp "hipofiz" denilen beynin bir bölgesine gelen emirler, oradan yumurtalıkları uyarmak üzere çıkan başka emirler, yumurtalıklardan da yumurtlamayı sağlarken, aynı zamanda rahmin içinin hazırlanmasını sağlayan yeni emirler. Bunların her birisinin ayrı bir ismi var. "Hipofiz bezi"nden yumurtalıkları uyarmak üzere "FSH" ve "LH" hormonları salgılanıyor. Her iki hormon yumurtalıkların düzenli çalışmasını organize etmek üzere salgılanıyor. Yumurtalıklardan da rahmi gebeliğe hazırlamak üzere "östrojen" ve "progesteron" hormonu salmıyor. FSH ve LH'nın daha üzerinde olan bir başka hormon daha var: "GnRH." Bu GnRH'nm etkisiyle FSH ve LH salgılanıyor. Bu hormon silsilesi üzerinde stresin etkili olduğuna inanılıyor. Ancak, öte yandan siz bana diyebilirsiniz ki verdiğiniz ilaçlar zaten FSH ve LH'nın ta kendisi. Bunu vererek zaten bu hormon silsilesini yapay da olsa siz oluşturuyorsunuz. Niye o zaman gebe kalmıyor da silsile düzeldiğinde kendiliğinden gebe kalıyor diye sorarsanız, buna yanıt veremem. Bunun yanıtı belki de bizim üreme potansiyelimizin çok yüksek olmamasında gizli. Bugün tüp bebek tedavisi bile yapıyor olsak, kimseye bir deneme sonunda yüzde yüz gebe kalabilme şansını ve remiyoruz. Dünyanın en iyi ellerinde ve en iyi merkezinde bile böyle bir olasılık yok. Tüp bebek bugün, tıbbın ulaştığı en gelişmiş üreme teknolojisi. Ama orada bile, yüzde yüzlük bir başarı yok.
- Tanı koymak kolay mı peki?
- Burada en önemlisi biliyoruz ki yumurta ve sperm olacak. Bu ikisi buluştuktan sonra bir ortama yerleşmeleri gerekiyor. Bu kapasiteyi anlamak için bazı testler yapıyoruz. Hareketli sperm tahlili, kadında yumurtanın olup olmadığını, yumurtalıkta ne kadar yumurta kaldığını gösteren "över rezerv testleri" gibi. Yumurta ve spermin buluşabilmesi için kadındaki fallop tüplerinin açık olması gerekiyor. Kadından her ay bir yumurta atılmasına rağmen erkekte milyonlarca sperm var ama uzun ve zorlu yarışı sadece birisi kazanıyor. Yumurtayı döllüyor. "Yumurtalık (över) rezerv testleri" kadının yumurtalıklarmdaki yumurta sayısını gösteriyor. Hanımlarda yumurta sayısı özellikle belli bir yaştan sonra hızla azalıyor. Bu azalma, bazı hanımlarda biraz daha önce başlayabiliyor. Yani illa her hanımda 37 yaşından sonra azalacak diye bir kural yok. Kimilerinde 37'den önce kimilerinde de çok daha sonra olabiliyor. Yumurtalığın içindeki yumurta sayısını bize dolaylı olarak gösteren birtakım testler var. Ancak bunlar adı üzerinde "test" yani gerçek hayatla her zaman uyuşmayabiliyorlar. Bize öngörü kazandırmaya yarıyorlar. En kolay sonuç aldıklarımız "bazal hormon testleri." Bu testleri her hastaya rutin olarak yapıyoruz. Biri FSH diğeri ise E2 (Östrojen Hormonu) testi. Bunları kitabımızın ilk bölümlerinde az da olsa anlatmıştım. FSH ve LH hormonları yumurtalıkları çalıştırmaya yarıyor. Beynin belli bölgesi tarafından salgılanıyor. Yumurtalıklardan salgılanan diğer iki hormon ise rahmi gebeliğe hazırlayan östrojen ve progesteron. Beyinden FSH ve LH'nın salgılanması emri çıkmasına rağmen, yumurtalıklar buna cevap veremiyorsa yani bir başka ifadeyle yumurtalığın içindeki yumurta sayısı tükenmişse östrojen hormonu da azalmış demektir. Çünkü östrojen, yumurtanın etrafındaki hücrelerden salgılanan bir hormon. Yumurtalığın içindeki yumurta sayısı azalmışsa östrojen hormonu ile birlikte yumurta sayısının da azalması söz konusu. O zaman beyin FSH ve LH'nm daha fazla salgılanmasını isteyecek. FSH ve LH için normalin üst sınırı (her klinik kendi üst sınırım belirliyor) kabaca söyleyecek olursak 10 mlU/ml. Bu değer FSH ve LH için sınır değer olarak kabul edilebilir. Bizim kliniğimiz için kabul edilmiş değer 10'dur. Eğer 10'un üzerine çıktıysa bu değer, kadının yumurtalık içindeki yumurta sayısının azaldığım anlarız. Bazı hanımlarda "dalgalanma gösteren FSH" olarak Türkçeleştirebileceğimiz bir başka durum söz konusu. Yani bir âdet kanaması (siklus) geçiyor, bakıyorsunuz FSH değeri yüksek çıkıyor. Bu testlerin âdet kanamasının ilk 8 günü içinde bakılması gerekiyor. Ama aynı değer bir sonraki ay normal çıkabiliyor. İşte bu dalgalanma, kadının tedaviye kötü cevap verebileceğinin işareti. Eğer östrojen hormonu yüksekse ki burada da sınır değer 50 pg/ml (bizim merkezimiz için), yumurtalık içindeki yumurta sayısı azalmış demektir.
- Adet kanaması sırasında ne tür hormonal değişiklikler oluyor kadında?
- Beyindeki hipofiz bezinden salgılanan "folikül uyarıcı hormon" (FSH) ve "lutinize edici hormon" (LH) adlı iki adet gonodotropik hormon mevcuttur. FSH, yumurtalıklarda folikül adı verilen ve içinde yumurtaların olgunlaştığı sıvı dolu keseciklerin gelişmesini sağlar. Folikül içindeki yumurtanın etrafındaki hücrelerden östrojen (kadınlık hormonu) salgılanır. Östrojen rahmin iç tabakasının (endometruim) kalınlaşmasını kontrol eder. Östrojen kritik düzeye ulaşınca ani LH salmımı meydana gelir. Bu ani LH artışı yumurtanın olgunlaşarak 36 saat sonra atılmasına yani yumurtlamaya neden olur. 28 gün süren "menstrual siklus"ta yumurta olgunlaşması ve atılması 13-14'üncü günlerde gerçekleşir. Yumurtlamadan sonra yumurtalıklardan progesteron hormonu salgılanmaya başlar. Gebelik gerçekleşirse progesteron ve östrojen artışı devam eder. Gebelik gerçekleşmediğinde ise östrojen ve progesteron düzeyleri düşer ve buna bağlı olarak rahmin iç tabakası dökülür yani âdet kanaması (menstrüasyon) başlar.
- Hastalara uygulanan test sayısı çok fazla; bu kafaları karıştırmıyor mu?
- Haklısınız ama aslında eldeki işe yarar testlerin sayısı o kadar da fazla değil. Biz hep belli adımlar üzerinden gidiyoruz. Başka hormon testleri var ama bunlar daha yanıltıcı testler. Ultrasonografi bize çok yardımcı. Ultrasonografi araştırmasında yumurtalığın hacmini ölçüyoruz, bu bir. İkincisi, yumurtalık içindeki küçük su dolu kesecikler var. Bunlara, "folikül" ismini veriyoruz. Bu foliküller içindeki "antral folikül"leri yani herhangi bir hormon uyarımına henüz maruz kalmamış olanlarım ultrasonda görmek mümkün. "Antral folikül" sayısı da bizim için önemli bir kriter. Bunların az olması da ilaç tedavisinde zor yanıt alabileceğimizin göstergesi. Biz bir çalışma yaptık. Bunu da yayımladık... Bütün bu "över rezerv testleri"nden hangisi en değerlidir diye? Bütün testleri karşılaştırdık. 35 yaşın üzerinde 40 yaşın altında olan ve yumurtalıklarını almak mecburiyetinde kaldığımız hanımlara bu operasyondan hemen önce bütün bu testleri yaptık. Çıkarttığımız yumurtalık içindeki yumurtaları tek tek saydık. Bu, matematik modelle (bizim hastanede Patoloji Bölümü'nde) bu testlerden hangisinin daha duyarlı olduğunu anlamaya yönelik bir çalışmaydı. Testlerin pek de birbirlerinden üstünlüğünün olmadığını gördük. Böyle testler yapmanın bizim akademik birikimimizi artırmanın ötesinde, hastaya günlük pratikte çok fazla şey kazandırmadığını gördük. Birtakım hastalar var ki bu testleri onlar için yapmak gerekli. Hiç kimseye yapılmasın demek istemiyorum. Bazı hastalarda yapılabilir ama günlük pratikte, "Her hastaya bu testleri yapalım" demek yanlış. Bu testler bize sadece hastanın ilaç tedavisine ne oranda yanıt vereceğine dair bir öngörü kazandırıyor. Tam olarak böyle mi olacak bunu da bilmiyoruz. Mesela hastalar önceden başka bir merkezde tedavi olmuş. O tedaviden nasıl yanıt aldığı ve hastanın bize verdiği bilgiler son derece önemli. Günde ne kadar ilaç kullanmış, kaç gün kullanmış ve bunun sonucunda ne kadar yumurta (osit) alınmış? Bu bağlamda hastaların kendilerine ve tedavilerine ait tüm ayrıntıları saklamalarında çok fayda var. Önceden hiç tedavi görmemiş hastalar için bu testlere bakarak ilaç dozunu belirliyoruz. Tek bir teste bakarak da değil, bu testlerin birleşimi halinde ilaç dozu belirleniyor. Bunun tam tersi de var tabii. Bazılarından da normalden çok daha fazla yanıt alınabiliyor.
- Hangi basta grubunun yanıt oranı çok yüksek?
- Özellikle "polycystic (polikistik) over sendromu" (çok sayıda kist içeren yumurtalık hastalığı) denilen bir durum var. Burada poli Latincede "çok," "kist" bildiğimiz "kist." Buradaki tanım, aslında yanlış bir tanım. Oradaki içi su dolu keseciklere 1935'lerde "kist" denilmiş. Bunlar aslında kist değil, içinde yumurta olan su kesecikleri ve bunu da ultrasonda görmek mümkün. Yumurtalığın içerisinde böyle çok sayıda su dolu kesecik varsa buna "polikistik över" ya da "polikistik yumurtalık" deniliyor. Bu hastalar tedaviye aşırı düzeyde yanıt veriyorlar. Mısırlar belli bir ısıdan sonra nasıl patlamaya başlarlarsa aniden bu foliküllerin gelişmeye başladığını görüyoruz. Bu durum bize ilaç dozunun azaltılması gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla tedaviye başlamadan önce yumurtalığın içerisindeki yumurta sayısını dolaylı olarak gösteren testleri yapmakta yarar var. Spermler için durum tespiti yapmak kolay. Sperm tahlili (spermiyogram) yapıyoruz. Değişik yanıtlar almak mümkün. Nedenlerini daha önce anlattım ama yine söyleyeyim. Erkekte 72 günde bir yeni sperm yapılıyor. Diyelim ki bugün aldığımız spermiyogramm sonucu bozuk çıktı. Yani normal parametrelerin ötesinde çıktı. Bu fazla bir şey ifade etmiyor. Bugün aldığımız sperm, bundan yaklaşık 2,5 ay önce imal edildiği için hasta diyelim ki 2,5 ay önce ateşli, iltihabi bir hastalık geçirdi. Ya da tam o günlerde aşırı alkol aldıysa bu test bozuk çıkabilir. Tahlil sonucu bozuk çıkanlarda testi tekrar etmek gerekiyor. En az 2 ya da 3 sperm tahliline baktıktan, sonra eğer hepsinde aynı sonuç yineleniyorsa erkekte bir anormallikten bahsediyoruz. Bu sözünü ettiğim durum uç bir örnek. Testin düzelmesini genellikle beklemiyoruz ama yine de bazı hastalarda "gri bölge"ler var. Ne siyah ne beyaz, arada kalan gri bir bölge. Sonuç olarak erkekteki spermin, kadındaki yumurtanın tedavimize nasıl yanıt vereceğini bu şekilde belirliyoruz. Sperm ve yumurtanın buluşmasının gerçekleştiği tüplerin durumunu ise sıklıkla HSG testi ile anlıyoruz ya da "laparoskopi" ile araştırıyoruz . Böylece fallop tüplerinin (tuba) içini ve dışını gösteren bu iki yöntemle sağlıklı olup olmadıkları hakkında kabaca bir bilgiye sahip oluyoruz. Rahmin (uterus) içini de görmek mümkün. Bunu da birtakım cihazlarla ya da filmlerle de yapabiliyoruz.
- İnfertiliteyi (kısırlık) teşhis edebilmek için iteler yapıldığını konuştuk. Kadm ve erkeğin kısır olup olmadıklarının nasıl anlaşıldığını anlattınız. İkisinden birinde sorun olabiliyor ama ya ikisinde de sorun varsa. Yani her ikisi de üreme güçlüğü çekiyorsa? Kadın ve erkekte infertilite oranları nedir?
- Çocuk sahibi olamamanın nedenlerinin dağılımına baktığımızda son derece eşit dağıldığını görüyoruz: Üçte bir oranında kadında bir sorun var. Üçte bir oranında erkekte ve yine aynı oranda her ikisinde problem var. Toplumların özelliklerine göre birtakım farklılıklar ortaya çıkıyor. Örneğin cinsel temasla bulaşan hastalıkların yaygın olduğu ülkelerde, kadınların fallop tüpleri bu yüzden tıkanabiliyor. Bu ülkelerde kadınlara ait çocuk sahibi olamama oranları biraz daha yüksek çıkıyor. Erkek infertilitesi toplumlar arasında çok büyük farklar göstermiyor. Bazı iltihap hastalıklarının sık görüldüğü ülkelerde durum değişebiliyor. En pratik açıklaması ise; üreme güçlüğü üçte bir oranında kadında, üçte bir oranında erkekte ve üçte bir oranında da her ikisinde birden görülebiliyor.
- İnfertiliteyi konuşuyoruz ama bu arada günümüzde bu alanda sürekli bir gelişme var. Sizin mesleğe başladığınızdan şu zamana kadar hayal bile edemediğiniz bir dolu yenilik yaşandı. Şunu çok 7nerak ediyorum. Hiç, "Sizin çocuğunuz olamayacak. Hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaksınız" dediğiniz insanlar var mı?
- Var tabii. Bazı durumlar var ki bunların bugünkü teknolojiye rağmen çocuk sahibi olabilmeleri mümkün değil.Erkek azospermik ise yani hiç spermi yoksa kromozom yapılarına bakıyoruz. "Y" kromozomundaki mikrodelesyonlara bakıyoruz.
- Mikrodelesyon nedir?
- Koromozomal mutasyon tiplerinden biridir. Tek gen hastalıklarında, bozukluk moleküler metotla tanımlanan gen içi mutasyonlar ile oluşurken, mikrodelesyonlar komşu birkaç geni ortadan kaldırarak mutasyona neden olurlar. Bu nedenle mikrodelesyon hastalık tabloları "Contiguous Gen Sendromu" olarak da adlandırılırlar. "Y" kromozomundaki mikrodelesyonların bazı grubunda erkeğin çocuk sahihi olması mümkün değil ne yazık ki. Henüz sadece gazete bilgisi olarak veya televizyon haberlerinde gördüklerimizin tümünü henüz hastalarımıza uygulayabilmemiz bugün için mümkün değil. Bu tarz çalışmalar yapılıyor tabii ki. Ama 2006 yılı için konuşuyorum, henüz örneğin klonlama (kopyalama) yöntemiyle doğmuş bir bebek yok. Bu çalışmalar hayvanlarda yapıldı ve biliyorsunuz meşhur koyun Dolly doğdu. Ancak, birtakım sıkıntılar var. Çünkü mesela Dolly çok erken yaşlandı ve öldü. Ön çalışmaları tamamlamadan insanlarda bu yöntemleri denemeye kalkarsak doğru bir iş yapmamış oluruz. En azından etik olarak doğruluğu tartışılır. Kesinlikle doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak çiftleri birtakım yan yollarla çocuk sahibi yapmak bugün ulaştığımız teknoloji ile mümkün. Örneğin hanımın rahmi (uterus) yok ama yumurtalıkları iyi durumda ve yeterince yumurtası var. Eşinin de spermi gayet güzel. Bu ikisinden alman gamet'ler yani "yumurta ve sperm" dışarıda döllendikten sonra bir başkasının rahmine yerleştirilebilir. Bu yönteme Batı'da "kiralık anne"lik deniyor. Türkiye'de yasal değil. Çünkü burada birtakım problemler var. Varsayalım, yerleştirdiğiniz çocukta, gebelik esnasında bir anormallik tespit edildi ya da o şekilde doğdu. Çocuğu doğuran kadına asıl biyolojik annesi ve babası, "Biz bunu almıyoruz" derse ne olacak? Ya da kiralık anne doğurduğu çocuğu çok sahiplendi, biyolojik anne ve babasına vermek istemedi. Bu konunun sosyal ve etik yönleri var. Türkiye'de sperm ve yumurta bağışı da yasal değil. Burada Miras Hukuku ile ilgili çekinceler de var. Çocuğu doğuran kadın, yasal olarak çocuğun annesidir. Başkasından yumurta bağışı sonucu gebe kaldıysa ve çocuğu doğurduysa yumurtayı veren yani biyolojik annesi değil de doğuran kadın annesidir. Ama bunlar henüz bizim ülkemizde yasal boyutuyla altyapısı sağlanmış konular değil.
- Hocam, çiftler size geliyorlar. Bir anlamda bunca yıllık gözlemlerinize istinaden sormak istiyorum. Nasıl bir psikoloji ile geliyorlar? Ne tür cümleler kuruyorlar? Kadının ve erkeğin buradaki rolii?.. Çünkü sonuçta yaşadıkları aslında onlar için de çok da kolay bir şey değil. Çok çocuk sahibi olmak isteyip de yıllarca olamayan bazı çiftler kendilerini çok kolay ifade ederken kimisi de edemez. Türkiye'de tabu olmaktan çıktı mı bu konu? Sanırım çiftleri zorlayan bir başka şey, doktor doktor dolaşmaları, güvensizlik yaşamaları. Doğru adrese de gitmeleri çok kolay olmuyor.
- Bize genellikle bir problem olduğunu fark etmiş hastalar geliyor. Bir başka nedenle gelip çocuğu olamayacağını anladığımız hasta sayısı çok az. Diyelim ki hanımı genç kızlığından beri takip ediyoruz. Evlendiği zaman da çocuk sahibi olmakta güçlüğü olacağını bildiğimiz hasta sayımız tüm hastalarımız içinde azınlığı teşkil ediyor. Büyük çoğunluk zaten çocuk olmasında bir güçlük çektiğini bir şekilde keşfetmiş. Bunların geliş şikayetleri de dolayısıyla bunu keşfettikleri için, "Bizim çocuğumuz olmuyor" ya da, "Biz senelerce deniyoruz, çocuğumuz olmadı" şeklinde oluyor.
- Size yorulmuş bir şekilde mi geliyorlar?
- Benim hastalarımın büyük çoğunluğu, pek çok yere gitmiş, dolaşmış hastalar. Bu terim için özür diliyorum ama "sıfır kilometre hasta" pek nadir geliyor. Yıllar önce Türkiye'de erkek infertilitesi çok kabul edilmiyordu. Bu çiftlerin hekime gelmeleri gecikiyordu. Başka bir deyişle, "tüp bebek sahibi olmak" da bir ayıp gibi görülüyor ve çocukların bu yöntemle doğduğunu saklıyorlardı: "Aman Doktor Bey, ne olur kimse duymasın bu yöntemle çocuk sahibi olduğumuzu" gibisinden ifadelerle çok sık karşılaşıyorduk. Şimdilerde böyle değil. Biraz daha kabullenildi. Bunun bir ayıp olmadığı, bir eksiklik olmadığı, yani bu şekilde çocuk sahibi olunabileceğini toplum gördü. Burada medyanın çok olumlu rolü oldu bence. Olumsuz yönde olanları da vardır belki ama asıl olarak medyanın bilinçlendirmede faydası olduğuna inanıyorum. Ama yine de erkek hastalarımız içinde hâlâ utanan, çekinen var. Çok ilginç, hanım, çok güler yüzlü, "Buyrun ne için geldiniz" diye soruyorum. îlk cümle, "İşte çocuğumuz olmuyor" hemen ardından ikinci cümle, hanım eşini göstererek, "Eşimden" diyor. Oysa baktığımız zaman hanıma doğru dürüst bir tetkik yapılmamış. Erkeğe sperm tahlili yapılmış ve normal yollarla çocuk sahibi olmaya yeterli olmadığı ortaya çıkmış. Böylece teşhis konulmuş zannediliyor. Oysa kadını incelediğiniz zaman, kadında da birtakım bozukluklar görüyoruz. İnfertilite, biliyorsunuz, her ikisinde de yüzde 33 oranında gerçekleşebiliyor. Bunu söylediğimiz zaman iş biraz değişiyor. Ama genellikle hanımlar böyle bir durum karşısında daha rahat, daha güler yüzle gelirken, ikisinde birden problem varsa ya da hanımda problem varsa, hanımların konuya yaklaşımları sadece eşinde problem olanlar kadar rahat değil. Bir başka olumlu şey: Çocuğun, çiftlerin ortak ürünü olduğunu ve ikisinin de bunun için ortak çaba sarf etmesi gerektiğini kabulleniyorlar artık. "Hadi sen git, ne halin varsa gör" diye hanımı gönderen, tedaviye katılmayan erkek artık son derece nadir görüyoruz. Bunlar da genellikle evliliklerinde zaten problem olan çiftler. Bir çocuk olması o evliliğin devamı için yeterli mi bilmiyorum. Tabii bunlar benim şahsi gözlemlerim. Çocuk doğsa bile zaten anlaşamayan çiftlerin evliliklerinin sağlıklı devam etmediğini defalarca gördüm. Her ikisi de ellerini taşın altına sokmayan ve tedaviye başlamayan çiftler biraz daha problemli gibi geliyor bana.
Ancak ben bir evlilik danışmanı değilim. Burada sadece kişisel gözlemlerimi aktardım.
- Diyelim ki Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tüp Bebek Merkezi'ne geldiler. Nasıl başlıyorlar kendilerini anlatmaya?
- Çocuk sahibi olmakta güçlük çektiklerini söyleyenler dışında, "Ne şikayetiniz var" diye sorduğumda hanım, "Benim akıntım var. Kasığım ağrıyor" filan diyor. Birkaç cümle sonra anlıyorsunuz ki asıl geliş nedeni o değil. Onu belki randevu alırken söylemekten çekinmiş ama asıl sorun bebek olmaması. Çünkü başlangıçta bu problemin diğer kişiler tarafından bilinmesini istemiyorlar. Çok da haklılar. Bu yüzden kliniğimizde hastaların birbirleriyle çok içlidışlı olmalarını istemeyiz. Randevularımızın saat araları farklıdır. Bazen bizim sorumluluğumuz dışında tanışmalar, görüşmeler olabiliyor. İstiyorlarsa tabii birbirleriyle görüşürler. Karışamayız. Durumlarının başkaları tarafından bilinmesini istemeyen çiftler var. Başlangıç için en azından bu isteklerine saygı gösteriyoruz. Genellikle çiftleri birbirlerinden ayrı tutmak daha doğru gibi geliyor.
- Ama tüp bebeğin artık ne olduğunu herkes biliyor değil mi? Bunu kabullenmede artık bir sorun yaşamıyoruz. Gerek dini açıdan gerek toplumsal açıdan?
- Çok ilginçtir, son yıllarda dini açıdan bir gelişme var. Türkiye, tüm İslam dünyasına bence mükemmel örnek. Benim çok fazla sayıda imam, müftü tarzında hastam var. Hepsi inançlı insanlar ve bize iyice araştırıp geliyorlar. İnternet ortamında araştırma yapıp geliyorlar.
- Gayet de bilgili ve donanımlı geliyorlar, öyle mi?
- Son derece bilgililer ve kendi çevrelerine de bunu söylediklerinden, en azından kendilerine fikir danışan kişilere bunun ayıp, dinen yasak, günah olmadığını söylediklerinden eminim. Çok aydın din adamlarımız var. Benim kanaatim Türkiye, Atatürk sayesinde hakikaten örnek bir ülke haline geldi. Bakın tekrar altını çizerek söylüyorum: Müftü, imam gibi din görevlisi olan hastalar daha önce başka yerlere gitmişler, hanım gebe kalamamış. Hasta gittiği yer ile ilgili olumlu-olumsuz fikrini çok rahatlıkla paylaşabiliyor. İslam dini bu konuda son derece açık ve onların kabul etmesinde hiçbir sorun yaşanmıyor.
- Şeffaf bir de, değil mi?
- Evet. Ancak, tabii bu "yumurta bağışı" konusunda İslam dininin izin verip vermediğini tam bilmiyorum. "Yumurta ve sperm bağışı" oldukça hassas bir konu. Ama şöyle bir gerçeklik payı var: O hanım eğer yumurta bağışı olmazsa asla çocuk sahibi olamayacak. Ya da o erkek sperm bağışı olmazsa. İslam dini bunu "zina" olarak mı görüyor bilmiyorum. Zaten benim konum değil. Bu İslam bilginlerinin konusu. Ama şöyle bakmak lazım sanırım: Bu bir bağış ve böbrek bağışı olmazsa kişi "nasıl" yaşayamıyorsa bu da öyle. Yumurta ve sperm bağışına böyle bakarlar ve yorumlarlarsa bu hastalar fayda görür. Bence, İslam alimlerinin konuyu iyice irdelemesi lazım. Eğer onlar bir formül bulurlarsa toplum da ihtiyaç duyan kişiler de daha olumlu bakabilirler. Ama tekrar söylüyorum: Bu tümüyle İslam bilginlerinin işi.
Yardımla Üreme Yöntemleri

- "Yardımla Üreme Teknikleri" dediğimiz zaman çerçeveye sadece tüp bebek girmiyor. Örneğin biraz önceki bölümlerde siyah ve beyaz bölgeler gibi gri bölgelerden söz ettiniz. Nedir bunlar?
- Sperm sayısı az ama henüz tüp bebek ihtiyacı gösterecek kadar kötü değil. Ya da hanımın düzenli yumurtlaması yok. Düzenli yumurtlamasını ilaç tedavisiyle sağlamak mümkün. Dolayısıyla bütün bunlar da onların üremesine yardım ediyor. Mesela, sperm ve yumurtanın buluşmasını kolaylaştırmak. Bunun için en iyi hareket eden ve en iyi şekle sahip olanını özel bir yöntemle seçebiliyoruz. Buna "sperm yıkama" (swim up) diyoruz. Spermleri seçip bunları bir enjektör içerisine doldurup rahmin içine koyduğumuz zaman, spermin kat edeceği mesafeyi kısaltıyoruz. Böylelikle yumurta ile spermin buluşması kolaylaşıyor. Bütün bunlara "Yardımla Üreme Yöntemleri" dense de bilimsel olarak bu terim sadece vücut dışında döllenmeyi ifade etmektedir. Burada nerde duracağımızı bilmek son derece önemli. Bugünkü bilgilerimize göre tıp eskisinden daha farklı bir hale geldi. Artık hastalarımıza "Kanıta Dayalı Tıp" denilen bir kavramla yaklaşıyoruz. Yaptığımız işin bir kanıtı olması lazım. Bu da çeşitli çalışmalarla ortaya koyuluyor. Bu çalışmaları analiz edip baktığınız zaman, eğer bir çift inseminasyon yani birçok hastanın bildiği adıyla "aşılama" adayı ise bunu kesin olarak göstermemiz lazım. Spermin yıkanması, temizlendikten sonra en iyilerinin seçilip rahim içine yerleştirilmesi işlemine inseminasyon diyoruz. Burada yumurtlamanın da ilaçlarla kontrol altında tutulduğunu unutmayalım. Çünkü ayda tek bir yumurta üretmeye programlanmış kadın metabolizmasını verdiğimiz ilaçlarla birden daha fazla sayıda yumurta geliştirecek şekilde programlıyoruz. Bu programda genellikle 2 ya da 3 yumurta üretmeyi tercih ediyoruz.
- Aşılama tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmaya yarıyor sanki?
- Hem evet hem hayır. Burada hem hanıma hem de eşine tedavi uyguluyoruz. 2-3 yumurta geliştirecek şekilde ilaç verip, spermin en iyilerini seçip bir enjektör içerisine doldurup rahmin içine veriyoruz. İnseminasyon işlemi sonucu hanımın ilk 3 deneme sonunda (kanıta dayalı tıp perspektifine
göre) gebe kalabilme olasılığı yaklaşık yüzde 75. Dört deneme sonunda bu oran 82'ye çıkıyor. Ondan sonra bir plato çiziyor ve çok artış olmuyor. Dolayısıyla, 4 denemeden daha fazla aşılama yapmak hakikaten akıntıya kürek çekmek gibi bir şey.
1 | 2 | 3 | 4 | 5
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 334
Tarih: 14-04-2011, 18:50 | önemli başlıklar
Gebeliğin önlenmesi fikri yeni değildir. Çok eski bir tarihçesi vardır. Milattan önce ve sonra gebeliği önlemek için çeşitli çarelerin arandığı ve bu amaç için çeşitli bitkilerin ve yöntemlerin kullanıldığı bilinmektedir.İnsanoğlu, gebeliğin cinsel birleşme sonucu ortaya çıktığını fark edecek gelişme düzeyine ulaşır ulaşmaz gebeliği önleme çabalarına girişmiştir. Hartland adlı araştırıcı, "İlkel Babalık" adlı kitabında, insanların bu düzeye oldukça geç eriştiğini ileri sürüyor. Zamanın, gün doğuşu ve gün batışıyla ölçüldüğü bir çağda, üç mevsim önce olmuş bir olayı, dokuz ay sonra ortaya çıkan ikinci bir olaya bağlamanın gerçekten olanaksız' olduğunu söylüyor.Üstelik o çağlarda, hemen bütün kadınlar cinsel olgunluk çağma gelmeden cinsel birleşmede bulunuyor, yaşamları çok kısa olduğu için de, ancak ömürlerinin sonuna doğru gebe kalıyorlardı. Araştırıcı, insanların cinsellik ile gebelik arasındaki ilgiyi oldukça geç anladığı yolundaki tezini, şu üç kanıta dayanarak, inandırıcı bir biçimde geliştiriyor;
İlkel insan şimdi ile geçmişi birbirine bağlayamıyordu; cinsel olgunluk çağma gelmemiş dişilerin cinsel ilişkilerinden, yumurtlama olmadığından, çocuk olmuyordu; kısır çiftler onları yanıtlıyordu, insanın cinsel birleşme sonucu doğduğunu belirten ilk metinler dört bin yıl önce, eski Mısır rahipleri tarafından yazılmıştır. Zamanımıza ulaşmış hekimlikle ilgili yedi papirüste, kadın hastalıkları hekimliğinden de söz edilmekte, gebeliğin önlenmesi ve çocuk, düşürülmesine ait bilgiler verilmekte, reçeteler açıklanmaktadır. Bunlardan en eskileri MÖ I850'de yazılmış bir papirüste bulunanlardır.Bundan üç yüz yıl sonra yazılmış bir papirüste keten bezinden yapılmış bir tamponun gebeliği önleyici olarak kullanıldığına rastlıyoruz. . Milattan sonra II. yüzyılda Efes'te yaşamış, olan hekim Soranus'un istenmeyen gebeliklerin önlenebilmesinin, kürtaj yapılmasından daha iyi olacağı bildirmiş olması, çok eskiden beri bu soruna eğilindiğine örnektir, Eski Yunan şehir devletlerinden İsparta gibi bazı yerlerde doğup da, arzu edilmeyen veya sakat olan çocukların öldürülmesi için insani olmayan kanunlar aile reisine yetki tanıyordu.Gebeliğin önlenmesinde rahim içi cisimlerin kullanılması da çok eski bir yöntemdir. Antik çağın ünlü doktoru Hipokrat "Kadın Hastalıkları" adlı yapıtında bu konuya değinmektedir. Orta Çağ'da Türk kervancılarının, kervanlardaki dişi hayvanların döl yatağına, gebe kalmasınlar diye ufak taşlar yerleştirdikleri de bilinmektedir.5 20. asrın başından beri spiral denilen döl yatağı içi araçlarının birçok hekim tarafından gebeliği önlemek için kullanılmaya başlanmıştır.6 Eski çağlardan beri başvurulan birçok çare ve yöntemlerin son zamanlara kadar yaygın bir uygulama alanı yoktu.Doğum kontrolü hareketi 18. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bildiğimize göre ilk defa bu fikri ortaya atarak davetçiliğini yapan İngiliz iktisatçısı Malthus'tur. 7 O devirde İngiliz ulusu refah ve iktisadi olanakların genişliği yüzünden, Malthus'a göre, normalden fazla'bir çoğalma gösteriyordu. İşte bu yüzden Malthus yeryüzünün ve geçim kaynaklanın sınırlı bulunduğu, artan insan kitlelerinin ise nerede duracağının bilinemeyeceği düşüncesinden hareket ederek: "Eğer insanoğulları kendi normal çoğalma süratlerinin akışında kendi hâline terk edilirlerse sınırlı olan yeryüzü bir gün onlara dar gelecek, geçim kaynakları da, kuruyup azalarak gereksinimleri karşılanamayacak şekilde kısırlaşacaktır.Bunun sonunda da geçim seviyeleri düşecektir. Bu yüzden insanlar maddi refah ve ekonomik bolluğun devamı için çoğalmalarını mutlaka geçim kaynaklarına güre ayarlayarak doyurabileceği oranda neslini çoğaltmalı ve bu sınırı hiçbir zaman aşmamalıdır" diyordu.Malthus bu neticeyi gerçekleştirebilmek için ulusuna cinsel perhizi önerdi. "Elden geldiği kadar geç evlenin. Eğer evlenirseniz evlilik yaşamında cinsel dürtülerinize yenilmeyip arzularınızı gemleyin" diye öneriler ileri sürüyordu.Bu şekilde hiçbir kanıt getirmeden ortaya bir varsayım atmış bulunuyordu. Böyle bir kanıt elde edebilmesi için elinde malzeme yoktu. İnsanın çok hızlı çoğaldığını kanıtlamak için bilgi toplamak zere Avrupa'da yıllarca gezdi durdu. O sıralarda kesin. Bir kanıt elde etmek güçtü, çünkü herhangi bir yerde tarımsal üretim konusunda bile güvenilebilecek bir istatistik yoktu. Bununla birlikte çalışmalarından dönüşte düşüncelerini sağlam olgular üstüne dayandığı izlenimini uyandıracak derecede birtakım rakamlar getirdi. Bu verilerin yorumlanmasında ve gözlemlerinde oldukça serbest davrandı. Birkaç nüfus istatistiğinden şu sonuca vardı: Herhangi bir karşı etken olmadığı süre nüfus her yirmi beş yılda bir iki katma çıkmaktadır. Bunun önlenmesi gerekti. Bu yüzden insanlık gelecekte açlık, yokluk ve hâlâ varolan yiyecek kaynaklarını elde etmek için amansız savaşlarla eksilecekti. Bu dehşet manzarasını çizmekten çekinmedi.Dünya Sağlık Teşkilatı'nm verilerine göre bugün 21. yüzyılın başında yedi milyarlık dünya nüfusunun 1,5 milyarı içecek temiz su bulamamaktadır. Türkiye on beş yıl önce yiyecek ithal etmeyen 7 ülkeden biri iken bugün Türkiye mercimekten muza, buğdaydan büyük baş hayvana kadar her türlü gıdayı ithal eder duruma düşmüştür.Malthus nüfus planlaması ile ilgili düşüncelerini ilk defa 1798'de yayımlamakta olduğu dergide "Nüfus Artışı ve Toplumun Geleceğine Etkisi" başlığı altında açıklamıştır. Gebeliği önleme yöntemleri konusunda bilgi yayma gerektiğini açık bir şekilde ilk savunanlardan biri de toplumsal reformcu Francis Place'dir.Bunun için 1822'de "Illustrations and Proofs of the Principle of Population" adlı kitabı bastırmış, çeşitli broşürler hazırlamıştır. Birkaç yıl sonra Londra'da "What is love?" - "Aşk nedir?" adlı kadınlar için bir el kitabı çıkmıştı. Bunda gebeliğin nasıl önleneceği konusunda daha etraflı bilgi vardı. Bu hareket çok geçmeden Amerika'ya atladı. 1830'da basılan "Moral Physiology" - "Ahlaksal Fizyoloji'" adlı kitap çok tutuldu. Dr. Knowlton o zaman bilinen gebeliği önleyici yöntemleri detaylı bir şekilde açıklamıştır.Fakat hakkında kovuşturma yapılmış, mahkeme onu ilkin para cezasına çarptırmış, sonra da hapsetmişti. Yine de Massachussetts eyaletinde ceza gören bu kitap Amerika'nın diğer eyaletlerin de serbestçç satılmıştı. İlk doğum kontrol kliniği 1878'de Amsterdam'da açıldı. Bu akım özellikle Anglosakson ve İskandinav ülkelerinde tutundu. Buna karşılık dini görüşlerin hâkim, olduğu Katolik ülkelerde büyük direnmelerle karşılaştı. Daha sonraki yıllarda doğum kontrolü sadece nüfus artışını dizginlemek için değil, doğumu nitelik bakımından da ıslah etmek için kullanılmaya başlandı.Maksat, kadınları kısırlaştırmaktan çok, her ananın mümkün en iyi olanaklar altında doğum yapmasını sağlamaktı.Döl yatağına yerleştirilen spiraller 1909 Breslau'da kullanılmağa başlandı.8 Yani bu gereçlerle tam yüz yıllık deneyimimiz var.Gebeliğin önlenmesi, bugünkü anlamda İngiltere'de 1921, Amerika Birleşik Devletleri'nde 1923 yıllarında başlamış ve zamanla diğer ülkelere de yayılmıştır. 9 Modern gebeliği önleme yöntemleri 1950'li yıllardan sonra gelişmiştir. Bunların başında spiral denen döl yatağı içi araçlar ve doğum kontrol hapları gelmektedir.Günümüzde nüfus artışı ve bebek ölümü dünyada geri kalmış ülkelerde hızla artmaktadır. Diğer yandan gelişmiş ülkeler ve geri kalmış ülkeler arasında zenginlik fakirlik uçurumu artarken gelir dağılımındaki adaletsizlik daha da kötüye gitmektedir.Türkiye'de her gün yazılı ve görsel basında izlendiği gibi, özellikle Güneydoğu'da beş on çocuk sahibi ailelerin çok çocuk sayısı nedeni ile parasal sorunlar yaşadığı ve toplumsal sorunlara dönüştüğü herkes tarafından bilinmektedir. Bu olumsuz gelişmelerin olası sonuçlarını toplum bilimciler şüphesiz daha iyi değerlendireceklerdir, ancak bu sorunlara devletin, hükümetlerin, sivil toplum kuruluşlarının kayıtsız kalması herhalde düşünülemez.Çünkü bakabileceğinden, eğitebileceğinden fazla çocuk yapan sorumsuz aileler önce kendi yavrularını sefalete atmakta ve sokağa düşen bu zavallı yavrucaklar ise toplum için sorun yaratır duruma gelmektedirler.
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 424
Tarih: 14-04-2011, 18:34 | önemli başlıklar
Kadının üreme organlarım aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:
1) Yumurta hücrelerinin oluştuğu yumurtalık (ovarium) üremenin esas organıdır.
2) Ergenlik devrinde belirli aralıklarla yumurtalıktan karın boşluğuna atılan yumurta hücresinin iletildiği ve dişi ve erkek hücrelerin birleştiği yumurta kanalı, döllenme yeri döl yatağı (uterus), cinsi birleşme sırasında kamışın girdiği döl yolu (hazne) (vagina), dış dudaklardan büyük dudaklar (labia majores) ve küçük dudaklar (labia minores) gibi cinsel organlar cinsiyet organlarını oluştururlar. Bunlardan başka bütün memeli hayvanlarda olduğu gibi insanda da yeni doğan yavrunun beslenebilmesi için süt salgılayan memeleri de bu ikinci grup içinde sıralamak gerekir:
1- Yumurta kanalı, 2- Yumurtalık, 3- Rahim, 4- İdrar kesesi, 5- Klitoris, 6- İç dudaklar, 7-8- Dış dudaklar, 9- Döl yolu girişi, 10- Vajina, 11- Makat çıkışı, 12- Makat, 13- Döl yatağı ağzı.
Kadında dış üreme organların tümüne vulva denir. Bunun kılla kaplı dış kısmına büyük veya dış dudaklar denir. Dış dudaklar deri kıvrımlarından oluşan yağlı tabakaları içerirler. Büyük dudaklar, önde Venüs Dağı denilen bir çıkıntı ile sonlanır. Büyük dudaklar arasında daha ince ve küçük olan küçük dudaklar yer alır. Küçük dudaklann ön uçları klitoris denilen bölüm çevreler. Klitoris, kamışın kadındaki karşılığıdır denebilir.Kızlık zarı döl yolu mukozasının devamımdan ve döl yolu girişinde bir kıvrıntı meydana getirmesinden oluşmuş bir zardır. Kızlık zarı her kadında vardır. Hiç yokmuş gibi görünen kadınlarda bile çok dar ve ince bir zar bulunur. Kızlık zarının çeşitli şekilleri vardır. Normalde ilk cinsel birleşmede kızlık zarının yırtılıp kanaması beklenir. Fakat bazı zarların deliği oldukça büyüktür. Penis yırtılmaya neden olmadan girip çıkabilir. Günümüzde kullanılan âdet tamponları da kızlık zarının yırtılmasına neden olabilir. Mastürbasyon esnasında orgazma ulaşırken kadın fark etmeden kendi zarım yırtabilir. Yırtık bir zar kendiliğinden eski hâline gelmez.
DÖL YOLU: Dış ve iç dudaklardan döl yatağı ağzına kadar uzanan çok genişleyebilen mukoza ve kaslardan yapılı bir yoldur. Görevi çiftleşme sırasındasında kamışı içerisine almaktır. Uzunluğu ortalama olarak 8 cm olup, ön duvar 7, arka duvar 9 cm'dir. Bununla beraber 14 cm uzunluğunda döl yolu veya 4-5 cm döl yolu görülmüştür. Döl yolu genişliği 2,5 cm ise de çok genişleyebilir.
DÖL YATAĞI: Döl yatağı içi boş, duvarları kaim ve kasılabilir bir organ olup, gebelik burada gelişir. Döl yatağı, karın boşluğunun alt kısmında ve orta çizgi üzerinde idrar kesesi ile makat arasında, döl yolunun üstünde, bağırsakların altındadır. Önden arkaya basık bir balkabağma veya bir armuda benzetilebilir. Doğurmamışlarda döl yatağı 5-6 cm uzunluğundadır.Çok doğurmuşlarda uzunluk 6,5- 7 cm'dir. Döl yatağının iç bölümü endometrium denilen bir doku tabakasıyla kaplıdır. Bu tabaka bütün kadınlarda her ay, ergenlik ve menopoz arasındaki yıllarda belirli değişikliklere uğrar.
YUMURTALIK: Karın boşluğunda rahmin her iki yanma yerleşmiş olan iki yumurtalıktan her biri 4-5 gram olup, gerek büyüklüğü, gerekse görünüm olarak birer bademi andırır. Yeni doğmuş bir insanda, her iki yumurtalıkta bulunan yumurta sayısı 100 bin olarak tahmin edilmektedir.Ergenlik çağına kadar bunların çoğu tahrip olur, ergenlik çağının başlangıcında 15-35 bin kadar yumurta hücresi kalır. Yaşam boyunca ergenlik çağından ileri yaşlarda âdetten kesilene kadar, her ay ancak bir yumurta hücresi gelişerek yumurtlama meydana gelir.
YUMURTA KANALLARI
Yumurta kanalları sağ ve sol yumurtalıkla komşu olarak başlayan ve döl yatağının üst köşelerinde sonlanan iki borudur. Buranın iltihapları kısırlığa yol açabilir. Gebeliğin oluşmasında çok önemli organlardır. Bu ince bir boru gibi olan organ, yumurtalıkların yaptığı yumurtacık ile erkeğin cinsel birleşme sonucu buraya gelen spermlerinin birleştiği yerdir. Bu birleşen oluşum tekrar döl yatağına gider ve oraya yerleşerek gebelik oluşur. Uzunluğu 12-15 cm'dir. Bu borunun, döl yatağı duvarı içinde kalan birinci parçasından başka, her yeri, karın içi zarı dediğimiz peritonun yaptığı geniş bağın iki yapraklı bir uzantısı içinde ve onun üst kenarındadır.
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 447
Tarih: 14-04-2011, 18:22 | önemli başlıklar
Erkeğin kısırlaştırılması ameliyatına vazektomi denir. Erkeğin kısırlaştırılması, oldukça kolay küçük bir ameliyatla yapılabilir. Bu ameliyatta her iki meni kanalı, yani sperm kanalı meni, yani sperm geçmesine engel olacak şekilde kesilir ve bağlanır. Bu ameliyattan sonra, erkekte orgazm esnasında eskisi gibi fışkırtma görülür. Fakat bu kısırlaştırma ameliyatından sonra boşalma sırasında gelen sıvıda meni olmadığı için çocuk olmaz. Onun için böyle cerrahi bir girişimden önce doktorunuzla oturup etraflı bir şekilde açıkça konuşmak gerekir. Ancak ileride çocuğunuzun olmasını kesin bir şekilde istemiyorsanız böyle bir cerrahi girişime başvurabilirsiniz.Bir çok erkek bu cerrahi müdahaleden sonra erkekliklerini kaybedeceklerini zannederler. Bunu hadımlaşma gibi görürler. Bu doğru değildir. Bu ameliyat erkeğin iktidar kaybına hiçbir şekilde neden olmaz. Gerçekte bu girişim erkeğin cinsel yaşamına hiçbir kötü etkisi olmaz, fakat kısırlaştırma bazı erkeklerde ruhsal bunalımlara neden olur. Bir daha çocukları olmayacağı için kendilerini adeta yarım erkek gibi görürler. Bu nedenle ameliyat olmadan önce iyice düşünmek gerekir.
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 456
Tarih: 14-04-2011, 18:13 | önemli başlıklar
Daha önce de açıklandığımız gibi, kadının yumurtladığı günlerde cinsel birleşme sonucu erkeğin spermi döl yolu ve döl yatağından geçerek yumurta kanalı içinde, kadının yumurtalığından gelen yumurtası ile birleşerek gebeliğin oluşumunu sağlar. Hücresel döllenme yumurta kanalı içinde olur. Gebeliğin önlenmesi için kadında cerrahi olarak değişik yöntemler uygulanabilir. 5- 6 ve daha fazla çocuğu olan kadını sağlığını bozulmaması için bu yöntemlerden faydalanmak uygun olabilir. Kadının kısırlaştırılmasmda genelde yumurta kanalları kesilir ve kesilen uçlar bağlanır. Bu şekilde, bu ameliyattan sonra, cinsel birleşmede erkeğin menisi kadının yumurta hücresine ulaşıp döllenme olanağı bulamaz. Bu şekilde ameliyat eşlerin aile planlamasına göre her yaşta yapılabilir. Ancak bu ameliyattan sonra artık bir daha çocuk sahibi olma imkânı olmadığından, böyle bir karara varmadan önce iyice düşünülmeli, eşler birbirlerine düşünmek için gerekli bir zamanı bırakmalıdır.Cerrahi kısırlaştırma başvurularının hayatının geri kalan kısmının gebelikten korunması amacım taşır.Geri dönüş yoktur (çok ender vakalar dışında) ve ufak bir ameliyat gerektirir. Bu yöntem yumurta /sperm taşıyan kanalları keser fakat herhangi bir organı yok etmez.Bu girişim kadında fiziki değişikliklere yol açmaz, yani âdet kanamalarını durdurmaz. Ayrıca bu girişimler hiçbir şekilde cinsel isteği, gücü ve zevki değiştirmez.
CERRAHİ GEBELİĞİ ÖNLEME YÖNTEMLERİNİN YARARLARI NELERDİR?
Her iki eşe de uygulanabilir ve aile planlaması bitmişse bu yöntem en etkili gebelikten korunma yöntemidir. Günümüzde tıbbi standartlara uyulduğu takdirde riski en düşük düzeydedir.Diğer gebeliği önleyici yöntemlerin sürekli risklerine karşılık, kişi burada yalnızca bir kez riske maruz kalır. Sürekli gebeliği ve masrafı gerektirmez.Cinsel fonksiyonda, yani cinsel istek ve cinsel güçte bir değişikliğe yol açmaz.
Ayrıca aşağıda sıralanan yüksek riskli kadınlara sürekli gebelikten korunma sağlar: Çok doğum yapanlar. Bunlarda arka arkaya oluşan gebelikler sonucu döl yatağı yırtılmaları buna bağlı büyük kanamalar ve doğumda anne ölümleri görülür. 35 yaşından büyük olanlar.Doğum yapması kadının hayatını tehdit ettiği durumlar, birden fazla sezaryen ameliyatı geçirmiş kadınlar, diğer sağlık sorunları nedeni ile gebeliğin veya diğer aile planlaması yöntemleri kullanmaları sakıncalı olan kadınlar. "Bu ameliyat her zaman başarılı mıdır?" diye sorabiliriz.İnsan vücudu bir makine olmadığından hiçbir tıbbi girişimde kesin başarı vadedilemez. Ancak verilere göre bu girişimlerin çok başarılı olduğu söylenebilir. Dünyada şimdiye kadar yayınlanmış çeşitli istatistiklerde kadının kısırlaştırılması ameliyatında başarısızlık oranı binde 0, 5-2 arasındadır. Cerrahi teknik yönünden genelde beş ameliyat türü uygulanmaktadır.
a. Doğum sonrası yöntem: Doğumu takip eden gün, göbeğin alt kısmından yapılan 2-3 cm'lik bir kesi ile karın boşluğuna gerilir, yumurta kanalı kesilir ve bağlanır.
b. Sezaryen ameliyatında yumurta kanalı kesilir.
c. Mini-laparatomi: Kadın cinsel bölge kıllarının hemen üst kısmından 3-4 cm'lik bir kesi ile karın boşluğuna girilerek yumurta kanallarına ulaşılır.
ç. Döl yolundan kesit yapılarak iç organlara ulaşılır. Bu yöntemin estetik üstünlüğü şüphesizdir. Organlara döl yolundan ulaşıldığından dıştan hiçbir yara izi görülmez.
d. Laparoskopi: Laparoskop denilen özel bir alet ile göbek çukurundan 2 cm'lik bir kesi ile bölgeye ulaşılır.
Bazı kadınlar bu ameliyattan sonra kadınlıklarının azalacağını zannederler. Bu tamamen gereksiz bir korkudur. Bu girişimden sonra kadının cinsel yaşamında hiçbir değişiklik olmayacaktır., ameliyat öncesi olduğu gibi cinsel ilişkiden aynı ölçüde zevk alabilecektir.Dişi yumurta hücresi kısırlaştırma ameliyatından sonra nereye gider? Bu ameliyattan sonra yumurta hücresi yumurta kanalı içerisine daha önceden olduğu gibi girmekte, ancak kesinti nedeniyle daha fazla ilerleme imkânı bulamayarak orada vücut tarafından eritilmektedir.
SONUÇ: Bu girişimden önce iyice düşünülmesi önerilir. Çünkü yumurta kanalları kesilip bağlandıktan sonra, tekrar çocuk olunması istenildiğinde ancak mikro cerrahi yöntemlerinin geliştirildiği İsveç ve Birleşik Amerika'daki bazı merkezlerde bu tür bir ameliyatta bazen başarılı olunmaktadır. Son derece ileri tekniğe sahip tıbbi merkezlerde bile yumurta kanalını tekrar açıcı özel ameliyatların başarı oranı % 12-20 arasındadır.
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 374
Tarih: 14-04-2011, 18:00 | önemli başlıklar
Türkiye'de kanunlar izin vermese de geleneklerden kaynaklanan çok genç evlilikler ve bilgisizliğe bağlı ergenlik yaşı gebelikleri büyük sorun oluşturmaktadır.Tıbbi açıdan bakıldığında önemli olması gereken bu konu, toplumumuzda genellikle oluruna bırakılmıştır. Ülkemizde genellikle köylerde kızlarımız şehirlere göre oldukça erken evlenmektedirler. Çocukluktan erginliğe geçişte kişi, vücut yapısı ve ruhsal bakımdan pek önemli gelişmeler gösterdiği bir süreç içindedir.Henüz kendi kişiliğine varmadığı, kendi gelişmesini tamamlamadığı bu aşamada oluşan bir gebelik, ana ve çocuk sağlığı yönünden beraberinde pek çok sorunlar getirmektedir. Bu yaş grubunda özellikle okuma yazma bilmeyenlerin doğurdukları çocuklarda ölüm oranı çok daha fazla olmaktadır. İstatistiklere şöyle bir göz atmak gerçeği bütün açıklığıyla gösterecektir.Aile ve çevre, genç yaşta evlendirilen bu genç kızlardan âdeta doğurganlığını ispatlamasını beklemektedir. Bu nedenle gebeliği önleyici yöntem zaten genelde kullanılmamaktadır . Diğer yönden günlük gazetelere flaş haber olarak geçen erginlik çağının evlilik dışı, kaza olarak yanıtlanan gebelikleri, genç insanları bilinçsizlik ve bilgisizlik sonucu yaşamının baharında üstesinden gelemediği sonuçlara sürüklemektedir.
TÜRKİYEDE AİLE PLANLAMASINDA KÜRTAJIN YERİ NEDİR
Tıbbi, din! ve ahlaki açıdan baktığımızda çocuk düşürmek ve aldırmak, yani kürtaj hiç de önerilecek bir yöntem değildir. Kürtaj kesinlikle yapılmaması gereken bir yöntemdir. Kürtajın kesinlikle bir aile planlaması yöntemi olmadığı bilinmelidir. Sağlık açısından da büyük sorunlar yaratmaktadır.Her şeyden önce kürtajın tabiat kanunlarına aykırı bir girişim olduğunu, bu nedenle daima yan etkileri olabilen, hatta hastanın ölümüne neden olabilen bir girişim olduğunu hiç unutmamamız gerekir.Bu tür girişimler yerine, aile planlamasına önem verilmeli ve gebeliği önleyici yöntemlerin yaygınlaştırılmasına çaba sarfedilmelidir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir açıklamaya göre, Sağlık Bakanlığının bir araştırmasında, "Çocuk ölümleri ve çocuk düşürme nedeni ile gebeliklerin tümü nüfusa yansımamaktadır" deniyor ve şöyle devam ediliyordu. "Ailelerin istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları için etkili önlemlere başvurulmalıdır. Her yıl 270.000 kadın istemediği gebeliğe son vermek üzere kürtaj yaptırmakta veya kendi kendine çeşitli yoldan çocuk düşürmektedir.Araştırmada ayrıca, her yıl dünyaya gelen çocukların büyük bir kısmının bir yaşma gelmeden öldüğü belirtiliyor, Türkiye'deki çocuk ölümü oranı binde 126 olarak hesaplanıyordu. Bir yılda bazı verilere göre istenmeyen 450.000 gebeliğin gerçekleştiği ileri sürmüştür.Bebek anormalliği yapı bozukluğu gibi nedenlerle bu işlem yapılacaksa kesinlikle 10. haftayı geçmemek gerekir. 10. haftadan sonra geçen her günle beraber sakıncalar ve tehlikeler orantılı olarak artmaktadır. Bu girişimde tıbbi açıdan bakıldığında üzerinde durulacak pek çok nokta vardır. İlk önce gebenin genel sağlık durumunda, bu girişimi kötü yönde etkileyecek başka ne gibi bozukluklar vardır, diye titizlikle araştırmak gerekir.Annenin ve babanın kan grupları saptanmalıdır. Anne ve babanın kan gruplarında uyuşmazlık var ise, hangi tip uyuşmazlık olduğu saptanmalıdır. Örneğin annenin Rh faktörü (-) negatif, babanın Rh faktörü (+) pozitif ise, daha ileride planlanan gebeliklerde kan uyuşmazlığına yol açmamak, ileride doğacak bebeklerin bu uyuşmazlık nedeni ile belirli bazı hastalıklardan korunması veya ölmesini önlemek için, bazı özel ilaçlar verilerek önlem alınması gerekecektir. Eğer kan grupları bilinmez ve bu önlemler alınamazsa, bu yüzden kadın ileride hiç çocuk sahibi olamayacak veya doğan çocuklarda acil bakımı gerektirecek bazı hastalıklar ortaya çıkacaktır.Hastanın daha önceki doğum ve düşükleri geçirdiği önemli hastalıklar ve ameliyatlar hakkında detaylı bilgiyi hekime vermesi gerekir. Geçirdiği ameliyatlarda veya diğer nedenlerle daha önce kan verilip verilmediği, kan verildi ise kendi kan grubundan mı yoksa acilen başka kan grubundan da kan verilip verilmediği saptanmalıdır.Kan verildi ise, verilirken ateş veya diğer başka . yan etkilerin görülüp görülmediği bilinmelidir. Bundan başka diğer bazı sorular da yanıtlanmalıdır.Hastanın bilinen alerjisi var mı? Hastanın lokal anesteziklere, yani bölgesel uyuşturuculara alerjisi var mı? Bundan başka hasta, epilepsi, yani havale, kansızlık, kanser, meme uru, şeker hastalığı, kilo kaybı, kalp şikâyetleri veya hastalıkları, yüksek tansiyon, varis, karaciğer iltihabı, böbrek hastalıkları, migren, döl yolu akıntısı gibi hastalık ve şikâyetlerini eksiksiz olarak hekime bildirmelidir.Özellikle Herpes, Klamidya, bel soğukluğu ve frengi, AİDS gibi cinsel yolla bulaşan hastalıkları geçirmiş veya hâlen böyle bir durumdan şüphesi var ise çekinmeden doktora anlatmalıdır. Bu girişim ancak deneyimli Kadın Hastalıkları hekimler tarafından ve hastanede yapılmalıdır.
Devamı
Yazar: admin Görüntülenme: 339
Önceki Sonraki

Popüler Konular


Sitemizi Beğendiniz mi?

Çok Güzel
Güzel
Kaliteli
Süper
İyi

tüp bebek ankara
tüp bebek tedavisi
kısırlık tedavisi